30 Ocak 2010 Cumartesi

Padam padam padammmm... biraz daha şarap lütfen... yoo kırmızı olsun, beyaz bana geçmişi hatırlatır... Padam padam padammmmmmm...

Uyandım;

Ama gel gör ki saat kaçta. :) Ha çok uyuyor muyum? Hayır sabahladığım için çok uyuyor da sayılmam aslında. Neyse geçelim bu konuyu, selam sana sevgili okur; birkaç gündür yazamayınca insan içinde tamamlanmamış eksik kalmış bir görevi olduğu hissi yaşıyor. Garip ama güzel şey şu blog yazma şeysi. Şimdi yaşayıp okuyup izleyip unuttuğum onca şey için yanıyorum inceden. Bu blog gibi yararlı başka güzel bir şey daha öğrendim onuda paylaşmak istiyorum sizinle www.filimadami.com. İzlediğiniz filmleri ve izlemek istediğiniz filmleri seçiyorsunuz müthiş bir arşiv ortaya çıkıyor. Göz atmanızda fayda var diye düşünüyorum. Benim arşivime buradan ulaşabilirsiniz. Tabi hala şeçiyorum ;)
Film demişken "Padam padam" şarkısıyla gönlümü fetheden Edith Piaf'ın hayatını anlatan "Kaldırım serçesi" filmini izledim sevgili okur. Üstelik başrolünde de bayıldığım "cesaretin var mı aşka" filminin güzel gözlü yıldızı Marion Cotillard oynuyor. Gençliğinden yaşlılığına kadar her sahnesinde harikalar yaratıyor. Puanım = "yerim seni".

Bu hafta birde oyun izledim sevgili okur, Hazan'la tiyatro-z de. Daha evvel izlediğim "dört bölü dört" kadar beğenmesem de, "hesap lütfen" gerçekten güzel bir oyundu. Oyunculuk konusunda (ki erkek tanıdığım da olsa) pek yüksek not veremeyeceğim ama yazar Cem Kenar'ın keyifli diyaloglarıyla izlenmesi gereken bir oyun. Daha "dot"ta oyun izlememiş ben için oldukça cüretkar sahneleriyle izlediğim en sert oyun olduğunu eklemeliyim. Oyunun öyle çok seks ve argo içerdiği düşünülmesin, hatta çooook hafif bile kalabilir.
Öteyanımla evde pasta yaptık sevgili okur. İçi kivi ve muz dolu kremalı pastam huzurlarınızda. Afiyetle yedik tüm ev halkı. Ayrıca bu hafta eve farklı bir temizlikçi geldi, yeniler daha fazla uğraşıyorlar, tertemiz yapmış. Ama bir şeyin farkına vardım bu temizlikçi kadınlar bana benden yakınlar. Annemin, sevgilimin bilmediği kadar biliyorlar beni artık :) Ps3'te poker'e dadandım bide. Sony home'da Hakan_Duran olarak masaları kasıp kavuruyorum. Ayrıca Ufuk poker fişleri ve kağıtları almış, pis kumarbaz olduk vesselam. Bu arada handy35'im geldi, güzel fotoğraflar ve videolar için baskı yapın ki bana, şu ataletimden kurtulayım.
Hadi sağlıcakla...

Edith'in bu canlı performansını izledikten sonra Marion cotillard'ın ne kadar harika oynadığını bir kez daha fark ettim. Buda filmin fragmanı...


25 Ocak 2010 Pazartesi

I'm the muffin hero, aloo, give me a hug, dude!..

Uyandım;

Uzun zamandır görüşmediğim bir abinin önerisiyle aranmamla. İş için birden birinin aklına gelmek şaşırtıcı ve ne güzel bir şey. Görüşemeyip konuşmasan da uzun zamandır, birinin zihninde bir cirim işgal etmek...
Bakırköy'de öteyanımla buluşmaca, taksim cihangir vb. destinasyonlar üzerinde mutabakata varamama. Soğuk etkeniyle önce carrefour'da alışveriş sonra evde mantı ve pasta keyfi. Kilo alıcaksın koçum dediğinizi duyar gibiyim. Almıcam işte. Saatlerce mantı salata ve pasta için mutfağa kapandık sevdiceğimle; iş bu resimde birazdan götürecek olduğum mantıyı görüyorsunuz.
Akabinde fıranda bekleyen bu bebekleri kim yaptı dersiniz? Elbette ben, Bir muffin ustası var karşınızda bilesiniz. Bundan sonra kağıt kek benden sorula. Cano sözüm sana, öyle yeni iş yerine ingilizce konuşmaya benzemez, muffin bir sanattır. Sonra niye sevgilim yok diye ağlıyorsun kızımm; Karar ver! Ya çocuk yap ya kariyer...
Peki çikolata sos ile kek üzerindeki fantazilerime ne demeli? İşte karşınızda mükemmel üçlü. Muffin-çikolatasos-neskafe. Böyle bir ilkyardım çantası hazırlayıp satmayı düşünüyorum. Depresyonda sizi kurtaracak, mutlu olduğunuzda neşenize neşe katacak ayrılmaz üçlü. Hadi afiyet olsun...

Sesimin telefonda çok iyi geldiğine dair bir övgü daha aldım bügün. Övülmek hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Eğer ki yaptığım bir iş övülürse yeniden daha iyi işler yamak için hevesleniyorum. İyi bir duygu mu yoksa kötü mü bilemedim, bilirsiniz mütevazi olmak kültürümüzde var ama engel olamadığım bir dürtü bu. Bugünü de Nietzsche'den bir sözle bitirelim tam olsun o zaman, katılırsınız katılmazsınız siz bilirsiniz;

"Egoizim, asil bir ruhun temelidir"

24 Ocak 2010 Pazar

"God is died" Nietzche "Nietzche is dead" God. (Başka bir değişle son gülen iyi güler)

"Yokluk büyük varlıktır azizim, yeter ki fark edilebilsin." Nietzsche

Uyandım;

Uyuyalı çok olmamıştı oysa. Evde arkadaşlarla sabaha uzanan eğlenceli sohbetler etmiştik zira. Rüyama çalınan Ufuk'un sesiyle uyandım, pencerenin yanında zorla açabildiğim gözümü bembeyaz bir İstanbul'a açtım. Kahvaltılık için markete giden Mustafa'ya "bişi istemiyorum ben" diyerek sabah tribimi attım. Uyanınca huysuz olduğum için özür dilerim lan senden musy, I love you len gerçekten.


Up in the air'ı seyre daldık beraber, onlar kahvaltılarını yaparken bende gidip pizza attım fırına. Filmin sonlarına doğru öteyanımı işten almak için ayaklandım. Sileceklerim camlarım buz tutmuş, kapım zor açıldı, çalıştırıp biraz ısınması için beklerken karları temizledim arabanın üstünden. O tipide bir ara vazgeçsem de almaya gitmeyi öteyanımı, eskilerden çıkarılmış dersleri kolumun altına sıkıştırıp çıktım yola. Ataköy'de kayım kayım kaydım, sonunda bir sitenin otoparkına girdim. Bırakıp arabayı orda taksiyle eve dönmeyi bile düşündüm. Öteyanıma haber salıp eve dönmeye karar verdim, çarpışan arabalar gibi oraya buraya kayarak eve giderken kimseye çarpmadım, şükür ki şansıma benden başka araba yoktu pek. "Zincirsiz ve özellikle benim gibi kar lastiğiniz olmadan sakın yola çıkmayın!"

Sonra öteyanım çıkageldi, markete yürüdük beraber, birbirini severek ısıtan iki küçük yürek. Kahve, salep, meyve, tombi, (ufuğun siparişi çiğ köfte) için tipiye ve yüzümüze çarpan soğuğa aldırış etmeden konuşa konuşa gittik markete. Dayanamayıp yüzünü korusun diye atkımı verdim öteyanıma, "ben hasta olursam gelip sen bakabilirsin bana, ama sen hasta olursan ben size gelip sana bakamam öteyanım" aforizmamla itiraz etmeden takmasını sağladım atkıyı. Kaldırımdaki kırmızı yanaklı aşık mutlu çocuktum o sıra ben. Sonra evde film izledik, dicem ama sevdiceğimi seyretmekten hangi filmi izlediğimizi bile hatırlamıyorum inanın...

Bu bloğu bazen günlük gibi kullandığımın farkındayım sevgili okur, ama herhangi bir kuralım yoktu başlarken, en önemli sebebim yıllar sonra bu günleri bu kelimelerle hatırlayabilmek. Tıpkı kesköşeyi ve Evet!'i okuyarak hayatımın farklı farklı dönemlerini hatırlamam gibi. Kesköşe daha melankolikken Evet! daha eğlenceli daha komikti. Üryanrüya ise neysem o. Ne oluyorsa onu yazıyorum. Imm dur bir dakika sanırım yazmıyorum :P Sürekli istemediğimiz şeylere çok kolay ulaşmamız sizede garip gelmiyor mu? Ne zaman daha önceleri istediğim bir şeyi istememeye başlarsam kendiliğinden avucumun içinde buluyorum. Peki bu konu Nietzsche'nin "biz arzulanana değil arzulamanın kendisine aşığız" savıyla örtüşüyor mu? Beynim saçılmış darmadağan odam gibi, salı günü temizlikçi gelecek diye toplamıyorum odamı, beynim spontane düşünüyor. Ruhum eski beyaz çarşaflara sarılı. Siz boşverin beni çok güzel uyuyordum uyandırmaya kıyamadınız farzedeyim ben, bu derin uykularda boğulayım...

21 Ocak 2010 Perşembe

Tek iş günüm pazartesi

Uyandım;

Yoğun, dolu dolu bir pazartesi geçirdim mesela. Aynı gün için 5 kişiye söz verdim, askerden çıkan ümit, ajansım dilek, kankam hazan, eski ev arkadaşım mehmet, ortim deniz, bu buluşmaların doğurduğu yapımcı, casting ve eski arkadaşlar da cabası. Üstelik unutulumuş bir akşam provası. Bitti mi? Hayır! Öteyanımın izin günüde pazartesiydi, ki güne onunla cihangirde kahve6'nda kahvaltıyla başlamak beni tüm günün üstesinden gelecek gücü verdi, "kahvaltı önemlidir!" Akabinde sevidiceğimi yalnız bırakmayan Nagehan ve Hazan'ada teşekkür ediyorum, canlarım benim.

Pazartesi dışındaki günler çok sakin günlere uyandım. Penceremden bakırköy ve marmaraya kar yağışını izledim. Kahve ve çay keyfi. İrmik helvası yaptım birde fotoğrafını çekmeyi unuttum bak. Ama herkes bayıla bayıla yedi. İş çıkışında sevgilisine irmik helvası götüren başka sevgili varsa parmak kaldırsın. :)
3Nisan2007de çizdiğim bir karakalem çalışma buldum odamda sizinle paylaşayım dedim.

Bu akşam yine halı saha maçım var sevgili okur, bütün ağrı ve sızıları göze alıyorum yine, zira sahalar bu görsel şöleni hak ediyor. :)

17 Ocak 2010 Pazar

Havada film kokusu var!

Sevgilim doğruyu söylediğine yemin ederse, ona inanırım. Yalan söylediğini bildiğim halde. - William Shakespeare

Ne güzel söylemiş şekspir oğlan. Ki bunun içindeki anlamı yıllarca yaşamış olaraktan selam ederim kendisine, tabi eğer gerçekten yaşadıysan. 23 nisan 1564 olduğu söylenir doğum günü Cem Yılmaz'ın da doğum gününün 23 nisan olması hep tatlı bir tesadüftür benim için...

Uyandım;

Dışarıda buz gibi bir hava, üzerimde kırgınlık, kırgınlıktan dolayı çevremdekileri kırmalık... Halbuki Tarkan konserine gidip Taksim meydanında yılbaşında yapamadığım taciz olaylarını gerçekleştirerek kültür başkenti olmamızı kutlayacaktım.
Keyifsiz keyifsiz evde oturdum film izledim pencere kenarı kalorifer dibi teyzeleri gibi. The Lovely Bones 'u izledim. Fena halde gerdi bu film beni. Nefesim kesildi bazı sahnelerde, sinirden. Hani orda olsam ağzını burnunu dağıtırdım o tipin, çoluk çocukla uğraşan her yetişkinin ta mnakoyayım bak yine sinirlendim şimdi. Saoirse Ronan gerçekten harika oynuyor, en iyi kadın oyuncu adaylığı kesin gibi. Bakalım bugünde Meryl Streep'in it's Complicated 'ini izlicem, bakalım bakalım nasılmış? Akabinde izlenmek için sıra bekleyen George Clooney'in up in the air'i bekliyor. Üstelik bu filmde bana benzetilen Hangover'de hastası olduğum Zach Galifianakis'inde küçük bir rolü var. İzler anlatırım izlenimlerimi size sevgili okur. Bu arada bugüne birde Sunshine Cleaning sıkıştırdım Goldmax'te. Güzel filmler izledim ben bu gün ya...

Kas gevşeticiyle yıkandım artık. Hala yürüyemiyorum ben. Bana futbolla gelmeyin, satranç en sevdiğim spordur bundan kelli bu böyle biline...

Moralsizliğime Pes'te ard arda 4 (yazıyla dört) kez bana yenilerek son veren canım kardeşim Mustafa'ya teşekkürü bir borç bilirim.

Bazen sevmek ama çok fazla sevmekte sevgiliye yapılan bir hata sevgili okur yaz bunu bir köşeye...

Madem Shakespeare'le başladık yine Shakespeare'le bitirelim bu günü;

"Bir Erkeğe yaraşan herşeyi yapmayı göze alırım; ama daha fazlasını göze almak erkeklik değildir."
Macbeth'den

15 Ocak 2010 Cuma

Ölümüne pasaparola...

Uyandım;

Tam anlamıyla uyuyabilemesem de. Yıllar sonra yapılmış bir halı saha maçının ertesi evde harap ve bitap düşmüş uyuyamayıp midem bulanmış başım dönmüş olsa da, sahada harikalar yarattım o ayrı. Sahada arı gibi çalışan, "futbol sadece futbol değildir" zihniyetiyle skora değil görselliğe
hitap eden ben, maç sonunda merdiven basamağına ayağını kaldıramayan benle aynı ben.

Böyle günlerle ilgili bir tespitim var, baktın uyanamıyorsun baktın yataktan çıkasın yok baktın moraller sıfırın altında, hiç kalkma dost, yat çıkma o yatağın içinden hiç kendini de çevrenide üzme. Bugün öyle bir gündü işte ölümüne pasaparola.

Berber'e gidip kuafördeyim diyenlere, berber olup kendini kuaför gibi lanse edenlere, gıcığım arkadaş. Tuvalet yerine lavabo demek gibi bir şey lan bu.

Saçma sapan filmler izledim bugün, "Accidents happen" ve "Issız adam" gibi ikisini de ikinci izleyişim ikisini de ikinci kez beğenmeyişim lakin ikisinde de ilk kez aptal aptal ağlayışım bugün. Hadi hayırlısı...

Neyse ne yapayım, sevemedim ben bugünü gidip kitap okuyayım da sırasını savsın bugün...

14 Ocak 2010 Perşembe

Yalnızlık ömür boyu

Bakırköy'de çarşaf gibidir deniz, ruh hastası bir sakinliği vardır,
Ben içime çarpan her dalgayla herkes mutlu olsun dilerim
Adıma dökülen her göz yaşını ben kalbime yüklerim
Kimse bilmez aslında ben, kurak bir gölde fenerim...
Ama, Bakırköy'de çarşaf gibidir deniz,
Kale içinde mavi, kordonda yeşil
Ela mıydı o gözler, yeşil dicem hiç değil...
Şimdi herkes kendine göre kelimeleri alsın bu şiirden
Kolu paçası bilahare düzeltilir...
Bakırköy'de diyorum, deniz çarşaf gibidir...
Ve bir akşam üstü serinliğinde ben denizi seyrederim
Seyrederken denizleri ben Allah'a şükrederim...
Belki biraz gözleme, bir iki bardak çay
Bir akşam üstü kahvaltısı
Her şeyim tam da, kesilmiyor
Benim bana olan hasretimin sancısı...

12 Ocak 2010 Salı

Soner Arıca'nın "derbeder" şarkısından, Charles Aznavour'un "la boheme"si kadar etkileniyorum desem, ne tarafınızla gülersiniz bana?

Uyandım,

Yepis yeni bir haftaya. Donuk geçen bir hafta sonuna rağmen, dolu dolu başladım diyebiliriz. Arızalı olan handy35'imi tamire gönderdim. Dönsün bişiler çekicez Çağdaş'la. Sonra Öteyanım'la alışverişe gittik. :) İlk defa bir sevgilimle alışveriş yapabildim ve çok mutlu oldum :) taksim Bambi'den tost ısmarladım bende ona.
Ha bide kahve dünyasında sufleye giriştik beraber (resim o sufleden, kaşığıda harcadım arada:)). Bu kahve dünyasını çok seviyorum ben, niye starbucks kazansınmış ki? Mis gibi kahve dünyası varken, bir sürü çikolata falan filan ikram ederlerken, üstelik bunları self servis gidip almaktansa size servis yaparlarken, üstelik fiyatları daha mantıklıyken, üstelik starbucks kahvelerini bozmuşken yada ben eski tatlarını alamıyorken, üstelik kahve dünyası yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalıyken? Sen çok yaşa Kahve dünyası...

Sevgili okur bu gün size güzel de bir site önereceğim, alışveriş yapmadan önce kesinlikle şöyle göz gedirdiğim bir site olan "www.sikayetvar.com" . Alışveriş yapmadan önce sizinde şöyle bir göz gezdirmenizde fayda var diye düşünüyorum. Eğer ki firmalarda buraya gereken önemi gösterirse müşteri memnuniyeti ve mağduriyetinin engellenmesi konusunda güzel bir adım atılmış olur.

Facebook'ta statusuna südyen rengini yazmaya başlayan kızlara sesleniyorum, onları statusunda değil üstünde görmek isteriz...

"Kendimi durduracak değilim". Uykusuz'da okuduğum Fırat Budacı'nın, köşesiyle aynı isimli kitabına başladım. Gayet güzel bir başlangıç oldu, ne zamandır her kitapçıya girişimde elime alıp biraz bakıp bırakıyordum, gidip biraz daha okuyup uyuyayım en iyisi ben...

Uyumadan size şu anda dinlediğim parçayı armağan edeyim sevgili okuyucu, akabinde bir parça şiir...




Yüreğim ıslaktır benim,
Kuytularda ağlamaktan
Ve hafif uçuktur rengi
Kurusun diye kaç kez güneşe asılmaktan...

S.Akın

9 Ocak 2010 Cumartesi

En fazla bir yıl sürer, yirminci asırlarda ölüm acısı...

Uyandım;

Bin bir türlü rüyalardan. Uçtum mesela birinde, daha öncede uçmuştum ama bu seferki daha bir farklıydı. İliklerime kadar hissettiğim bir deneyimdi bu uçuşum. Öyle kanatları takıp gökyüzünde süzülmek değil, filmlerdeki gibi değil, çok gerçek bir şeydi. Rüyada da olsa insan bir kez olsun denemeli.
Bugün radyoda bu şarkıyla çarpıştım, serin serin çarpıyorken yüzüme rüzgar, içimden tekrarladım. Bi coşkudur doldu içime, size de dolar efendim, umarım... "gene bir davet çıkarsa senden, dönerim bilirsin aşığım"

Sahip olduğum her şeyin bir beyazı birde siyahı olsun istiyorum. Tişörtümün, ayakkabımın, arabamın, şapkamın, bilgisayarımın, telefonumun, saatimin, sevgilimin... upss. :) ileri gittim biraz. Yok yok, öteyanım tek renk kalsın. Ben onun beyazı olurum yuvarlanır gideriz, o biraz ben olur ben biraz o. Yang'ınım ben senin Yin'im. :) Seni var ya seni ben yirim ulan yirim.

Kubilay QB Tuçer'in Sihirbazlık gösterisine gittim. Çokta eğlendim efendim. Bir salı akşamınızı eğlenceli kılmak için kaçırılmayacak fırsat tavsiye ederim. Burdan bilgi alabilirsiniz.

Öteyanımla ortaköy'e gittik, Saatlerimizi trafikte harcadık, şöyle turladık geldik. Hiç bişi yapmadan bir gün daha geçirdik. Ama sonunda ne dedik? "hiçbir şey yapmadan ne kadar çok eğleniyorum seninle" dedik. Şükür ki öyle!

Annem biri siyah biri siyahlımorlu iki çarşaf takımı gönderdi. Ne kadar da yakıştı, ne kadar çok sevdim onun içinde uyumayı ben bilseniz. Teşekkürler anneşimmm benimm...

Taksimde kitapçıda gezerken ki çok severim bunu yapmayı, elime Nazımın bir şiir kitabını alıp rastgele bir sayfasını çevirip şu şiiri okudum sevgili okur;

KARIMA MEKTUP

11-11-1933
Bursa
Hapishanesi


Bir tanem!
Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem! ' diyorsun.
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
'yaşıyamam! '
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; yaşarsın kalbimin
kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim,
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı,
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

Nazım hikmet

Hadi kaçtım, daha çok yazmak için daha çok yaşayım ben...
Saygı ve sevgilerimle HAKAN DURAN

7 Ocak 2010 Perşembe

"Aşk" üzerine

Okudum;
(Dikkat!!! Bu yazı romanın konusuyla ilgili bilgiler vermektedir. Okumayı düşünen varsa "olm niye söyledin yaa" demeyin sonra!)

Elif Şafak'ın Aşk romanı üzerine tartışırız sonra demiştim sevgili okur unutmuşum. Uzun zamandır okuduğum ilk roman, zira yok beyin şeysi yok absürt tiyatro derken hiç roman okumadım epey zamandır. Özellikle dilini överek başlayayım kitaba, okurken yormayan, süsten püsten uzak sade bir dil, neyse diyosa o! Hiç sıkıldığımı söyleyemem okurken.

Ama kitabın savunduğu düşünceye dair bir iki şey var aksini düşündüğüm. Elbette kurgu yazılanlar yoksa Mevlana'ya birşey demek ne haddime. Ama kurgulanan hikayeye göre takılıp kaldım ben Rumiye. Şems geldi diye herkesten elini ayağını çeker karısından müridine kadar. Kıskanır elbet herkes Şems'i, kitap kıskananları kötü gösterir, oysa haklıdır bence halk. Bugün Mevlana'nın çağında yaşasaydım, bende isterdim ondan nasiplenmek elbette.
Bana kalırsa Mevlana'nın da halka, eşine ve çocuklarına sorumlulukları var, kapanırsa Şems'le sadece kıskanılması da gayet doğaldır. Yavruları aç bekleyen bir baba sohbete dalarsa dışarıda, yavrular hırçınlaşır elbet.

Hoyrat, artist gösterilmiş Şems eyvallah, ama sonucunu düşünmeden fevri davranmak sufiliğin özüne ters değil mi? Yer yer agresif tutumlar? Tamam yalakalık yapsın demiyorum ama yinede kendine kızdırmamalı değil mi sufi? Peki ya Kimya ya yaptıkları? Zavallı kızın ne günahı vardı? Ta başta yanağına dokunmayacaktı eğer evlenip eş olmayacaksa. (bu arada romanda farklı anlatılan kimya mevlanın yeni eşinden kızıdır, şems'den dayak yiyip azar işittiği yazılır biraz araştırılırsa) Ne kadar harika biri gibi yazılsa da Şems, sufi olamayacak hatalarla hem kendisine hemde çevresine zarar verir görünüyor gözüme romanda. Şems'i öldürmeye gelenler gibi düşünüyor görünebilirim bende şimdi. İşte bu noktada da kitabın şöyle bir zaafı takılıyor gözüme. Bazı insanlar kötü bazı insanlar iyi. Oysa insan her iki şeyi içinde barındırmıyor mu? Bir oğlu melek kadar günahsız, diğeri şeytanda şeytan. Karakterlerin böyle yazılması kurgu konusunda biraz hayal kırıklığına neden oldu diyebilirim.

Gelelim romanın baş karakteri Ella'ya. Romanda aşkı için herşeyi bırakıp gidebilen biri gibi gösterilen o kadına. Peki kendinizi, bir gün eve geldiğinizde mükemmel hazırlanmış bir sofrada annenizin bir başka adama aşık oldum diye gitmesinin ardından babanızla oturmuş Ella'nın çocuğu yerine koysanız ya? Aldatmış olmasını asla savunamam kocasının ama bu durum karşısında hep suskun kalıp hiçbir şey yapmamış olmamasıda Ella'nın suçu değil midir? Oysa en ufak değişiklikte kocası hatasının farkına varıp düzeltmeye çalışmışken? Yazışmada olsa Ella da kocasını aldatmamış mıdır? Bana kalkıp Ella'yı savunmayın nolur. Aziz'e gelince, romanda anlatıldığının aksine gözüme Kurtlar Vadisi izleyip kendini Polat Alemdar zanneden tipler gibi geldi. Sen o kadar sufiydin can, evli barklı bir kadının aklını niye çeldin derler adama...

Özetle okuması zevkli lakin anlattıklarına hiç katılmadığım bir roman oldu aşk...

5 Ocak 2010 Salı

Sensin çizeri kaderinin...

Uyandım;

Öteyanımın tatil gününün keyfini çıkarmak için. Evden hiç çıkmadan tatilin keyfini çıkartmak, film izlemek aburcubur tüketmek, çay yapmak, konuşmak, gülmek, susmak... İnsan bir daha asla sevemeyeceğini düşünebiliyor sevgili okur, insan gideni özlüyor. Lakin giden asla hak etmemiştir oysa, giden nankör, giden sabırsızdır. Giden senin için gidiyor aslında, sende bir yara bırakıp bir yarını alıp giderken. Kalsa daha kötü, bırak giden gitsin. Sen zedelenen ümidini onar, koru, inan. Çünkü kader uzun vadede senin yazdığın bir şeydir. Ne kin tut gidene ne affet, ne vakit nötr olursan unutursun... Zor ama unutursun...

Ne çok şey yazasım var biliyor musun sevgili okur buraya. Yazasım var ama taşlanırım diye korkuyorum, yazarım ama anlamazlar diye düşünüyorum. Yazamayınca anlıyorum onca mahlas kullanarak yazanları, ne imreniyorum züktürüktenteyyare isimlerle yazıp orayı burayı taşlayanları özgürce.
Vakti gelir yazarım belki, kocaman harflerle HAKAN DURAN yazarım altına bağıra bağıra. Vakti gelir...

Sevgili korkup daha bir sarılsın ilkesine binaen paranormal activity izlendi. Lakin sinemada vereceği etki hissedilmedi. Uzun versiyon bir törpü gibi olmuş. Korkulmasa da sıkı sıkı sarılındı sevgiliye.

Dostlar gecenin bu vakti herşeyerağmen şuan olmak istediğim yeri bındıkladım sizin için, görmek için burayı tıklayın yeter. (görünmezse uydu sekmesini tıklayın!)


4 Ocak 2010 Pazartesi

Senin o sırrını yerim Victoria...

Uyandım...

2010'dayım, var mı bir değişiklik? Cık ben aynı ben. Milli piyanoda öteyanımın biletine vuran amortiden başka tık yok. Yine porsche görünümlü eski kasa şahin bir ömre talim, pişman mıyım? Katiyen! (Halbuki Nimet ablanın önünde o kalabalıkta biletleri elime aldığımda içime ılık bir heyecan dolmuştu. Oynama bir daha benimle nimet abla.)

Teşekkürler sana Victoria's Secret, ne güzel girdim sayende yılbaşına, senin dışında bir tırt yoktu bu yılbaşında. İnsan mısınız kızım siz ya?

Sadece öteyanım istedi diye çıkmamış değilim, hiç öyle keyfim yoktu evde muhabbet edip gülüp girdim. Yaşlanıyorum hemde çok hızlı...

Kar yağıyor, yağmurda güzel ama ben en çok karı seviyorum desem, cümlemdeki latifeye sizde güler misiniz benim gibi? hı?

Tahmin ettiğiniz gibi Yahşi Batıya ilk gün gidildi. Zevkle izlenildi. Tamam bende sıkıldım bazı yerlerinde çok kötü şakalar ve tekrarlar vardı ama, güzeldi lan işte. Arog içinde kötü dediler ama sen onun içindeki mesajı alamazsan, şakaları ayıklamak zor gelirse arog da kötü gelir yahşi batıda. Ulan her filmine kötü dediniz adamın, ama filmin başında adam size söylüyor "nasıl anlatılması değil ne kadar iyi dinlediğin" gibi bişiydi bak bende iyi dinlememişim. :) Adam nası baktığın önemli diyor, sen kelebeğin güzelliğine bak niye konduğu yerle ilgileniyorsun. Kısacası güzeldi lan film işte... Ama kafasındaki daha güzeldi eminim...

PES'te yenilmeye başladım sürekli. :( Nerde o Namağlup olduğum günler! Ayrıca Handy35'imde çalışmıyor :( Üstelik projemin yönetmeni işi bıraktı. Houston we have a problem! Again!

Herneolursaolsun öteyanımın tatil günleri var... Ne güzel!