26 Şubat 2010 Cuma

Ne yapsam bilemedim ki!!

Uyandım;

Dolaştım bi oraya bi buraya. Yazmadım ne zamandır size, bazen yazmamakta iyi geliyor okuyucu. Yapılacak birçok şeyi fark edip gitmeden evvel yine bir şey yapmadan evde pinekliyorum ya ben, adam olmam ben. Ama güzel şeyler yapmadım değil hani bu hafta mesela hazandaydık, yemekler yaptı iki gün üst üste elleriyle canım benim. Onu tanımak için bile geldiysem yeter istanbula gelmem hani. Fotoğraflar Hazan'ın yaptığı yemeklerden.

Karşıya geçtim mesela, ben azıcık sallantıda midesi bulanan adamım, neler çektim siz düşünün denizin üstünde. Deniz tuttu beni, yine... Ya denizci olsaydım ya ben kapta falan... bööaaa düşünmesi bile kötü... bak yine bulanmaya başladı midem...

Aslında bu hafa sonu vedalaşacaktım İstanbul'la olmadı, yapamadım. Hafta sonu Çanakkaleye öteyanıma gitmece, önümüzdeki haftada herkesle vedalaşmaca. üff zor geldi bak gözüme yine. Gitmesem mi ki hiç?

Size buz pateni yaptığımı hiç yazmadım di mi sevgili okuyucu? Zaten iki kez yaptım ama aslında düzenli yapmalıyım. İlk kez gittiğimde hoca bile şaşırdı ne kadar iyi kaydığıma, ilk günden geri geri kaymayı öğrettikleri ilk kişiyim. Gerçi onlar ilk kez kaydığıma inanmadılar ama olsun. ikinci kayışımda da hoca senden iyi buz hokeyci olur dedi :) fena gaza geldim. Ama ağızları açık izlediler ilk günden böyle kaymama. :) bilmezler ki "kaymak" benim ruhumda var :))

Nickname ile yazan blogculara bazen çok imreniyorum biliyor musunuz sevgili okur? Kimliğim bilinmeden yazsam ya arada ne güzel olur. Sadece kendimle paylaştığım şeyleri yazsam onları yorumlasanız. Ama böyle kendi ismimle yazınca olmuyor tabi, neyse sağlık olsun.

Bu gece mübarek Mevlid Kandiliydi. Kandillerde telefonum mesaj dolardı nedense hiç kimseyede geri dönmezdim. Kötü niyetten değil, neden bilmem dönemezdim. Bu kandilde artık kimse yazmamaya başlamış. tek-tük var ama eskisi kadar değil. Ben mi çevremi kırdım yoksa çevrem mi değişmeye başladı? Kandiliniz mübarek olsun...

Kapıdan çıktığım zaman kesinlikle birşeyimi unutup tekrar eve dönüyorum. Artık ev arkadaşlarım ben çıktıktan sonra bir dakika içinde dönecek beş dakika içinde dönecek diye iddiaya giriyorlar. Bi keresinde arabanın anahtarını unuttuğuma arabanın yanına geldiğimde farkettim, eve anahtarı almak için döndüğümde anahtarı alıp telefonumu unuttuğumu bakırköye gidince farkettim. Birde anahtarı mı ve cüzdanımı hep kaybediyorum evin içinde. Bunca yıldan sonra Ufuk şak diye söylüyor nerde olduğunu, ben zamanında telefonla sorup öğrenmiştim kimlerden, annemde biliyor mesela nerde olduğunu telefonda, ben gözümle görmüyorum. Bide bilenler bilir evime yaklaşınca çişim geliyor, yıllardır böyle. Evime yaklaşınca bir çiş bastırıyor dostlar sormayın. Ya yapsam nolur diye düşündüğünüz oldu mu hiç altınıza, o derece sıkıştığınız?

Bugün sakallarımı kestim (yanlışlıkla). Sinirden bıyıklarımıda kesecektim ki öteyanımın tehtidiyle karşılaştım. "Bıyıklarını kesersen ayrılırım" :) bende ona "recep ivediği sinemada izlersen ayrılırım senden" diye tehtit etmiştim. ilişkimiz nasıl bir bıçak sırtında gördünüz mü dostlar :)) Neyse sakalları kesince dötüm gibi oldum yine :) bıyıkları kessem dötüm daha güzel kalabilir yanımda :) ama bu sayede farklı bir karakter çıktı bizde fotoğrafını çektik işte karşınızda yeni ben;
Hadi sevgili okur kendine iyi bak, görüşelim yine arayı bu kadar uzun tutma;)

21 Şubat 2010 Pazar

Ben bi şaka yaptım, sen güldün, bense küçük bir prens


şimdi, yani gecenin bu saatinde ağlıyorsam
ağlamak dediğim öyle gözleri yaşartmak değil hani
için için, gürül gürül
biri sebebi vardır elbet gülüm...

Ben bi şaka yaptım,
Sen güldün,
Bense küçük bir prens...


en yaralı yerlerimden yırtıp atmak isterim kendimi zaman zaman
tuzlu tuzlu ağlarım yaralarıma kimse bilmez
çığlıklarım yankılanır dehlizlerimde
ucu karanlık, ucu sessiz, ucu yalnız...

Yalnız, fısıltılarımız
Yalnız, gülüşmelerimiz
Kaldı yadigar kulaklarımda
Gülüm
Hadi beni bileklerinde sakla...
bu saatte uyanıp ağlıyorsam
bir sebebim vardır elbet gurbetim,
bilmezsin,
ben senden mütevellitim aslında
dudaklarımda kalan tadınla
yetinmeye çalışıyorum
sensizlik çok zor
bilmezsin
Ne diyorum biliyor musun?
Şöyle mis gibi bir hellim peyniri olsa
Yanında rakı yanında sen...

birde bu şiiri kulaklarına fısıldamak isterdim
saçlarının arasından güdümlü kafiyeler toplayıp
yeni baştan inşaa etmek isterdim herşeyi,
en sevdiğin şarkıyı ben yazmak isterdim mesela
bir beni alkışla isterdim
İzmir gibi sev isterdim beni...
Ne diyorum biliyor musun?
Galata köprüsü altında balık yemeli ilk fırsatta
Kaybedeceğimi bildiğim iddialara girmeli senle
Ha bide dudaklar... (neyse onu geç)
Seni seyretmeli uzun uzun...
Tazem...
bazen,
kendimi yanlış olmakla suçluyorum
af eyle yarim ben böyleyim
"ama bu kez farklı olsun diye
sen denersen bende denerim"
diyerek sonuna geldim
bu tumturaklı şiirimin...
kalbimi gazete kağıdıyla kapladım
kim gülerse gülsün umurumda değil
çok çalıştım, içinde bize dair notlar var
Aşkımız taktirlik gülüm
aşkımız yıldızlı pekiyi...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Hayat zamanda iz bırakmaz bir boşluğa düşersin bir boşluktan birikip yeniden sıçramak için elde var hüzün


Uyandım,

Yalnız, Öteyansız İstanbul'da. Halbuki kaç gün oldu gideli, tadı tuzu yok İstanbul'un şimdi. Saatlerce güle oynaya gezdiğimiz carfeur'un içinde bile boynum bükük olaştım. "jelibon"ların olduğu reyona giremedim. Otopark'a giderken güvenlikçi kız acıdı halime, dedi hayırdır? Dedim sorma. Dur dedi iş çıkışı konuşuruz, dedim olur atladık bana gittik. Yalnız içmek zorunda kalmadım sağ olsun öteyanımın gidişine. Dedi sıcakmış eviniz, dedim çıkar canım üstündekileri.... ufff tamam, bükük boyunla eve geldim, yalnız... Güvenlikçi de erkekti zaten :) dedi neyin var, dedim sana ne? Dur dedi şu arkada bir oda var orda konuşuruz, dedim olur atladık gittik odaya, dedim sıcakmış odanız, dedi çıkar üstündekileri.... Ya tamam sevgili okuyucu sağ üsteki o çarpı işaretine tıklayıp terketme sende beni ötekiler gibi...

Ha özledim mi öteyanımı? Hemide nasıl? Bir hafta dolmadan gidicem yanına bu gidişle...

Radikal kararlar arefesindeyim sevgili okuyucu, bakalım bakalım ne olacak. Gerçi çoktandır tanıyorsan beni bilirsin ben arada bir böyle kararlar alırım. Genelde de yapmam. Bazende yaparım. Neyse netleşsin senle de paylaşırım, zaten kimim var ki bir sen bir o bide öteki...

İki türlü insan vardır can okuyucu, biri kavga eder ve her ortamda kavga ettiğinin lafını açar, onu kötüler durur. Birde diğeri vardır can okuyucu, o konuşmaz diğeriyle ilgili mümkünse konuşturmaz laf ettirmez bile. Adı, muhabbeti geçince susar, ses etmez. Ben o ikinciyi severim dost, benim neznimde o haklıdır sualsiz.

"Onurşan'dan anladım parçası için teşekkür ediyorum. :)"

(Yazıya burda bi kaç gün mola vermiştim :)

Ne zamandır yazamadım bloğa, nerelere gittim hangi kararlardan döndüm bilseniz. Bir dönüm noktasına geldim, öteyanın gidişi közüme çomak sokup alevlendirdi beni. Köklerime indim ben yapraklarımda dolandım. Yalnız kaldım nice zamandır ilk, yalnızım derdim evvelinde ey okuyucu ben yalnızlık nedir bilememişim, görmemişim. Zamanında İstanbul'a gitmeyi düşünüyorum dediğim Derviş'in babası Musa amaca öylesine içten git demişti ki, o an topuklarım götüme deye deye koşacaktım İstanbul'a şimdi öyle değil ama %40 Antalyalı %35İstanbullu %25Denizlili artık bu bünye ne biryere ait, ne biryer ona. Ne birine ait nede biri ona. Hızlı bir kalp çarpıntısı dünüm, uzun uzun çaldırıyordu hayat açmadım, telesekretere düştü nefesim. Gelecek ne gösterecek bakalım, hep birlikte görücez..

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün
o şehrayin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam aşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün
Atilla İlhan

14 Şubat 2010 Pazar

Sevene her gün 14 Şubat...


Uyandım;

yalnız bir İstanbul'a. Daha bir boş geldi İstanbul gözüme, özüme... Öteyanımı ötelere gönderdim bu 14 şubat günü. "İnsan hayalleri peşinde koşmalı" temalı bir vedaya bulandım ansızın yine yeniden. Bomboş bir İstanbul'a uyandım, vuslat olimposun tepesinde, öylesine uzak...

Hediye almak diyorum, asla beceremediğim şey okuyucu. ;) kediler köpekler puf puf bebeklerle dövecekler bir gün beni. Sevgilisine ilk hediye olarak tek taş yüzük alarak, herkes tarafından (sevgili dahil) evlenme teklifi ettim sanılacak bi adamım ben. Hiç bir zaman hediye almayı beceremedim ya annem'e aldırdım, yada mağzaya gidip al ne istersen dedim sevgiliye. Benim hediye kültürüm anneme her anneler gününde köyümüzdeki bakkaldan çorap alıp onu gazete kağıdına sarmaktan öteye geçemedi. Anneler günü sabahında anneden para istemek, hatta yalvarmak, sana süpriz yapcam diye ağlamak hatta, bakkala gidip boyumun anca yetiştiği tezgaha parayı koyup parizyen çorap almak. balkonun altında gizlice gazeteye sarmak, annemin ne aldığımı bile bile şaşırmış gibi yapıp mutlu olması. Küçücük dünyamızda dünyanın en eğlenceli ritüeliydi bu. Hatta bir yılbaşı babamla alışveriş yapıp dönerken kardeşimle anneme hediye almak istememiz ve bulaşık eldiveni almamız. Bir daha asla yaşanamayacak kadar harika hediye alma deneyimleri bunlar. Sinir bir kedi miyavlaması belkide buna dahil edilebilir :) Ama hediye almayı beceremem ben ey okuyucu bu böyle biline. Dün sevgili dünyanın en güzel trikosunu önüme serdiğinde öylece gözlerinin içine baktım kaldım :) çünkü ben 14 Şubat'ı unutacak bir adamdım. Ossun Nilin de dediği gibi "o beni prenses peri sanıyo ne hata yapsam geri sarıyo mitolojiden biri sanıyoo bendeki de saç o taç görüyoooooo"
Ha 14 şubat nedir, neticesinde gözümde zerre önemli bir gün değildir. Öteyanım ötelere gitmiş, ben nesini kutlayayım bugünün? Hem de sevgilisi olmayanların yüzüne yüzüne vuran insafsız bir gün bugün, deliye her gün bayram, sevene her gün 14 şubat. Sevgilin yoksa anana babana mesaj at! (heheh güzel bi final oldu!)

Hepinizin, özellikle de öteyanımın, sevgililer gününü kutlarım yinede... Dayanılmaz kedi sesleri puf puf kediler kaplanlar Sidler Teddylerle mutlu bir 14 şubat dilerim... (bu arada benim sadece tek taş yüzükle evlenme teklif edeceğimi sanan zihniyete şaşarım da şaşarım!)

Bide 14 şubat şarkısı gelsin bakalım Sertap'tan;


13 Şubat 2010 Cumartesi

Zaman

a photo by Erdem DENKLİ
zamanla değişiyor insan,
değiştikçe insan, zaman geçiyor,
bazen,
öyle hızla geçiyor ki zaman, insan yetişemiyor...

7 Şubat 2010 Pazar

Kussam geçicek ama ben yine(!) sustum... En çekilmez yanımdır suskunluğum...

Uyandım,

Hiç gereği yokken hemde... O pasaparola günlerinden biriydi yine bugün. Öteyanımla kahvaltıda, Bakırköy'de yenilen tostla bozulan mide (bugüne kadar ben bu organımızı "miğde" diye yazıyormuşum şimdi farkına vardım:)) ile başladım güne. Sıkıcı bir cumartesi ve küçük tatsızlıklar... Hani bazen süs niyetine orasına burasında soru işareti takarsınız ya hayatınızın, kendinize yabancılaşırsınız bazen, evde tek başına bir yabancıyla oturuyormuş hissine kapılır ve ottan boktan muhabbet açmaya çalışırsınız ya kendinizle; hadi ama hiç mi olmuyor? İşte öyle alabildiğine yalnız bir gün geçti şubattan sessiz sedasız... Bugünü kussam geçecekti sanki ama ben susmayı tercih ettiğimden yine, kanırtarak geçti, fikrim poposunun üstüne oturamıyor şimdi, beynim ve kalbim gazi...
Serdar Ortaç diyordum, hayatta ilk aldığım kasettir "Yaz yağmuru" sevgili okur bilir misin? Kaçınız tükenmez kalemle kaset sardı ki şu fani dünyada sorarım, bir "yaz yağmuru" albümünü gece gündüz demeden A tarafı senin B tarafı benim dinledi ki? İçinizden "kafayı yormam sonuna bakmam ben adam olmam" dediğinizi duyar gibiyim. O değilde Serdar'cım o klipte kız seni cipe yaslayıp yemeye başlarken arkadan gelen kamyonu bir izah eder misin canım kardeşim? :) Sette bir Allah'ın kulu çıkıp ta hooop demedi mi? Yönetmen, Serdarcım görüntüye kamyon girdi bir daha çekcez demedi mi? O şöför de ne diye hızlandı sizi görünce? Aha karı azmış adama saldırıyo dur ben icabına bakiim diye senin yardımına mı koştu kamyoncu arkadaşımız? Bunların cevabını elektronik posta olarak bekliyorum, normal posta ile bir iki imzalı cd'ni ve yaz yağmuru kasetini bekliyorum bendekini teyp sarmıştı çünkü...



****

Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar

Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar...
N.Fazıl Kısakürek

Dün kankam canım benim, canım benim onu ben pek çok pek çok severim Tolga'nın doğum günüydü. Kendisi beni arayarak, ağzıma sıçma suretiynen hatırlattı. Ama özünde ne gün olduğu önemli değil ki, öyle veya böyle doğup beni tamamladığı için dosttan öte kardeşim binlerce teşekkür ederim... (evet bunu da yemedi, saklıkentten telefon bağlantısıyla bana kaydı, kaysın hakkıdır :) Canımdır o benim, cancazımdır... Kadehimi kankama kaldırıyorum, sen uzaklarda değiliiiiiiiiil, damarımda kanımsııııııııınnnnnnnnnnnnnnn....


Bu sene en özgün senaryo dalında oskara aday"Up" filmi izlendi öteyanın yanında. Çok beğenildi, sevgili okuyucuya da tavsiye edildi şimdi. Küçücük detaylara kahkahalarla güldüm. seviyorum ben böyle animasyonları dostlar. Bu arada izlemediyseniz "9"u da bir araya sıkıştırın derim. Yapın böyle animasyonlar ya, bir ara kötü kedi şerafettin'in animasyon filmi yapılıyordu noldu bilen varsa ses etsin...
Bişi diyim mi sevgili okuyucu, canım sıkkındı aslında ama bu yazıyı yazdıktan sonra ferahladım gitti doğrusu. Halbuki hesaplaşamadım da kendimle, geçici de olsa güzel bir his bu his, sağ olun-var olun...

4 Şubat 2010 Perşembe

Kalbime giden yollara hamur işi otobanlar yaptırdım...

"insan aldatana aşık olur" Eflatun

Uyandım;

Uyudum sonra tekrar uyandım... Falan filan işte. Hayatımın özeti bu aslında. Aman gecenin bu yarısına gelmiş bunları yazıyorken uyumak ve uyanmak hakkında yazmayı bırakmalıyım. Sanırım uyanamamaktan ziyade uyku zamanın günün doğru bölümüne yerleştirememek benim sorunum. Askerde, otelde, seyahat acentesinde çalışırken hep geceleri uyanık gündüzleri uyumak zorunda olan bu bünyeyi de haklı görmüyor değilim. Ah Annem ah, kıza kıza uyutsan ya yine gece 11 olunca sen beni.
Size en sevdiğim iki tabloyu göstereyim mi sevgili okur? Biri monaliza ile karşılaştırılan ama bakışlarından dolayı bence monaliza'yı katlayıp origami yapacak Vermeer'in "inci küpeli kız" tablosu. Allahaşkına, sizinde bu resmi görünce böyle içiniz bi garip olmuyor mu? Durup dururken ağlayasım geliyor benim, niyeyse, o resimdeki kıza yardım edesim geliyor. Diğer resimde Michelangelo'nun Sistine şapelindeki freskinin şu detayı. Adem'in yaradılışını anlatan bu resimde çok şaşalı, büyük, özel gelir gözüme.
Son zamanlarda izlediğim en güzel filmi, istiklal caddesindeki bağımsız filmler gösteren beyoğlu sinemasında izledim. Vizyondayken bir türlü zaman bulamadığım filmi öteyanımla beraber izledik. Film harikaydı süperdi nefisti. (ki Saadet Işıl Atasoy da ;ilk yıllar önce bir kısa filmde görmüş, güzelliğine hayran kalmış sırf onun için yumurta filmini bile izlemeyi başarmıştım) Kesinlikle izlenemesi gereken bir film şiddetle tavsiye ederim. Beyoğlu sinemasına gelince, "biz bağımsız filmleri gösteriyoruz arkadaşım" duruşları var saygı duyarım, salaş bir fuaye kimilerine sıcak gelebilir başım üstüne, kötü ses sistemi ve görüntü buz gibi salon, e biletler ucuz onada eyvalla. Ama patlamış mısır satılmamasına dayanamam arkadaş ben. Üstelik kafetaryadaki kıza sorduğumda da "biz satmıyoruz" cümlesine"biz popcorn sineması göstermiyoruz aloo" alt metnini döşemesine ve yanındaki kız arkadaşlarıyla arkamdan "ayıya bak" diye çekiştirmelerine dayanam. Zaten buz gibi salonunuzda bir tek sevdiğim ben ve iki liseli kız (bir fantezinin giriş cümlesi gibi oldu:))) varız, bari patlamış mısır zevkimize dokunmayın. Gelecek sefer yine o sinemaya gittiğimde mısırlarımızı yanımızda götüreceğim. Ki bazı sanat filmlerine dayanabilmek için koli koli patlamış mısıra ihtiyacım oluyor bunu kimse bilmiyor yar kimseler bilmiyor...
Osmanlı yemek kültürü hakkında bir radyo programı dinliyordum. Saray'da sofrada tuz ve baharat bulunmadığını yazmış bir yabancı gözlemci. Çünkü ahçılar öyle ayarında yaparmış ki ihtiyaç olmazmış. Şimdide gerçekten kaliteli bir ahçının yaptığı bir yemek için garsondan tuz istemeniz ahçıya yapılan bir hakaret algılanır ve sofrada tuz bulunmaz bilir misiniz? Birde Osmanlı döneminde yemek özellikle sonuna kadar yenmez kediye köpeğe kurda kuşa karıncaya bırakılırmış, çünkü onlarında hakkı var diye onların haklarını yemekten korkarlarmış.
Öteyanım elcazlarıyla sevdiceğine börek yaptı sevgili okuyucu, yemede yanında yat hani. Erkeğinin kalbine börekten yapılma otoyol yani. Börek yapıp etrafımda dört dönüp mutluluktan başımı döndüren öteyanıma buradan bir kez daha teşekkürler.
Bakın size harika bir parça dinleyip ağlayasınız diye. Ben öyle yapıyorum. Çok sulu göz oldum bu aralar ben usta. Burayı tıklayın, kulaklıkla son ses dinleyin, sabah akşam tok karna, boş kalbe...
Antalya'da üniversitenin önündeki o üst geçitten geçerken yazdığım bir şiirle ve o şiirimin esin kaynağı nazım şiirinin videosuyla veda edeyim bugünde size sevgili okur.

Seni düşünmek güzel şey
Sana dair hayaller kurmak
Yolunu gözlemek
Telefonunu beklemek sabaha karşı dörtte
Bir damla uyku girmese bile gözüme
Uykuya değil sana hasretlik çekmek
Güzel şey...
Antalya
Not: Telsim'in geceleri ücretsiz olduğu bir dönem vardı, çatısından yağmur girip bütün kitaplarımı şişirdiği rutubet kokulu birde evim. O rutubet kokusu geldi şimdi burnuma, buram buram ne güzel :)