3 Aralık 2010 Cuma

V. Hugo


‎" Herhangi birinin senden nefret etmesinin asıl nedeni; senin gibi olmak istediği halde asla senin gibi olamayacağını bilmesidir." V. Hugo

yazmak lazım biyerlere yoksa unutuyor insan di mi ?

'Gitme' diyebilecek kadar güçlü olmalı insan hayatta. 'Çünkü hiç kimse, kaybettiklerini unutabilecek kadar güçlü değil aslında'.. [V. Hugo]

11 Kasım 2010 Perşembe

Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım


Uyandım;

Uyanmamak istesem de uyandım. Uyumaktan yorularak uyandım yine. Vücudunun, yer çekimiyle verdiği savaşı kaybettin mi hiç? Ben ettim defalarca. Ruhum hasta kimse bilmez, bedenim hasta kimse bilmez. Artık elmayı* sevmiyorum, elmanın beni sevip sevmemesi skimde bile değil ama, elma yemeyi seviyorum, evet elma yemeyi hala seviyorum. Kaçak bir şişe viski bulmak lazım şimdi, kaçak olacak ve yağmur yağacak, saçak altında saklanıp içicem onu. İçicez demiyorum bak, dikkat ettin mi? Ne kadar yalnız fiillerim. Bir erotik shop'un kapısını çalarken ki heyecanı duyuyorum artık hatrıma geldiğinde. Enteresan bir heyecandır ha! Kapıyı açan daha heyecanlıdır kimi zaman. Bilmezsin. Neyse çok önemli değil zaten, biz ikimiz iki rayı gibiyiz bir tren yolunun yakın olması neyi değiştirir son istasyonun** Yârimmm. Uyandım, evet yalnız, kimse yoktu yine gözlerimi açtığımda. Evet yalan söyledim size zaman zaman, evet ama kötülüğümden değil! Seviyorum lan sizi, zalim değilim işte haram değilim sarhoş değilim, olamıyorum. Kendimi de içeride bırakıp, kapıyı çarpıp gitmek istiyorum... Gidemiyorum. Hadi kalk biraz peynir getir, ezine peyniri olsun ama, biraz da hellim peyniri kızart gel. Rakı koy, sende iç ama. Müzeyyen Senar çalsın radyoda, hep Müzeyyen Senar çalsın radyoda. En güzel günlerini demek bensiz yaşadın diye sitem edelim sana. Hep rakı içelim ama hiç bitmesin. Yârimmm... Yâremmm...

* Nazım Hikmet, Tahir ile Zühre
** Sunay Akın

23 Ekim 2010 Cumartesi

Ben geldim

Uyandım,

Uzun zaman oldu farkındayım okuyucu, ama bir türlü yazamadım işte üstelik o kadar çok yazılacak şeyler yaşamışken, ve hala üşeniyorum yazmaya off ne olacak benim bu halim? Mesela harika bir film var kafamda öyle böyle değil yani çok komik. Geceleri yatağıma girince izliyorum
çok gülüyorum, anlat deseniz anlatırım ama yazamıyorum işte.
Tembelim işte, darmadağınığım, nöronlarım
odama saçılmış, yere paralel yaşıyorum. Öyle çok sıkılıyor ki canım, sebebini bilmiyorum. Kapalı kapakları gözlerimin açılası yok, konuşmaya mecalim yok. Oysa notlarım vardı size anlatılacak, hastalanmıştım ben 366 olmuştu trigliseritim beyaz ışığı gördüm geldim, hazan yemek yapmıştı mesela canım benim bowlingte herkesi yendim basketbolda rekor kırdım hediye bebek verdiler.
Antalya'ya gittim mesela pencerelerimi plastik doğrama yaptırdım, eski arkadaşları eski dostları eski yerleri gördüm, çok güldüm yazamadığımdan beri size, gizli gizli yatağımda ağladım. Güneş gitti hava soğudu. Sonbahar oldu mevsim. Daha çok üşüyorum artık, sevmiyorum bu havaları depresifim kendimce küfrediyorum ota boka. Herkes ve her şey nasipleniyor küfürlerimden. Ben dahil. Hayatımın orta yerine sıçıyorum, acı çekmekten ve pislikten hoşlanıyorum ben. Neyse ufak tefek güzel heyecanlar yerleştirdim hayatıma, uslu uslu geçinip gidiyoruz ben ve kendim. Hadi öptüm hepinizi tek tek...


4 Eylül 2010 Cumartesi

Turşumu kurdum

Uyandım,

Çok yoğunmuşum gibi bir halim üstelik, hani dışardan görsem acırım çok çalışıyor gariban derim. Halbuki yine bişi yapmayıp göt devirmece. Kendimi dizilere verdim Tudors ve Spartacus izliyorum, evet ben, sanatsal hikayeli pornoları seviyorum. Aslında güzel taktik bir iki .m-döt-meme göstericem diye çağır seyircileri ha şimdi sevişti ha şimdi sevişecekler derken bütün diziyi ver. Şahane fikir, yeni dönemde stand up gösterilerimde bunu kullanmalıyım.
Domatesimi biberimi biliyorsunuz. Domateslerimi yedim ama biberlerim çok acı geldi. sonra iki tanesini kuruttum kızatıp yedim ufacık biberleri. Ama şimdi iste turşusunu kurdum. Sarellenin çıkardığı ufacık kavanozları bildiniz mi, onların içinde azıcık biberim. Ama yeniden çiçek verdi yeni biberler yakındır ve turşu kavanozuna girecektir onlarda elbet. Domateslerimde çiçek vermek için tomurcuklandı. Ve bu beni tarifsiz mutluluklara gark ediyor.
Gecenin bi yarısı kalkıp kek yaptım. Güzelde yaptım ha.
2010 dünya basketbol şampiyonasını zevkle takip ediyorum. Futbol'u oynamaktan zevk alıp izlemekten haz almadığım gibi, basketbolu izlerken mutlu olup oynamayı pek sevmeyen adamım ben. Futbol izletip basketbol oynatarak bana işkence yapabilirsiniz isterseniz.
http://www.ysk.gov.tr/ysk/secmenBilgi.jsp bu adresten Tc kimlik numaranızla oy kullanabileceğiniz adresi öğreniyorsunuz. İstediğiniz gibi kullanın ama gidip kullanın. Geleceğimin sizin oylarınızla şekillenmesi ne acı değil mi? Şeytan al eline kılıcı, Dis izzzz spartaaaaaaaa lan nat Isparta diyip taksimden doğraya doğraya tünele git diyor ama. Pek kulak asmıyorum. Hem Ramazan ayındayız ne şeytanı naan?
Evet Kpss skandalı için benimde birkaç çift sözüm var... Ama küfürü bıraktım ben malesef, e küfürsüzde yazılmaz ki şimdi o düşünceler...
Bu haftanın müzüü de Sezen Aksu'dan gelsin istedim. Zeynoyla açıp rakımızı ,yanına peynirimizi hazırlayıp Bakırköy'ün üstünden marmarayı seyrederek tekrar tekar dinleyip eşlik edip söylediğimiz o günlerin anısına geliyor.

26 Ağustos 2010 Perşembe

böyle olurmuş agaların düğünü

uyandım;

Evi temizledim kendimce, odama çekidüzen verdim. Elektirik süpürgesinin ağzı dolmuş onu temizledim daha iyi çekmeye başladı. Tişörtlerimi alışveriş merkezlerindekiler gibi dürdüm. Balıklara yem verdim, bu balıklar çok enteresan ya benim salona girdiğimi hissedip çıldırıyorlar görmelisiniz. Böyle birşey yok, birbirlerini itiyorlar falan cama yapışıyorlar. Hani ellerinden gelse sudan üstüme zıplayacaklar. Ulan balıksınız siz, kendinize gelin. Hani balıkların 2 saniye hafızası vardı? dün, ondan önceki gün akvaryumu yanına gelip yemlediğimi hatırlıyorlar ama? Belki şu yönden haklı olabilirler 2 saniye içinde balık olduklarını unutuyorlar, tıpkı köpekler gibi hoplayıp zıplamaya başlıyorlar. :) ama bu sevimlilikleri daha büyük bir akvaryum ve daha fazla balığa itecek beni. Domates ve biberimin yanına bıraktığım karpuz çekirdeklerim, yemyeşil uzadı ve
domatesimi bile geçti. Bakalım sonuç ne olacak fotoğraflarını en kısa zamanda paylaşırım burda.
Öteyanımla Forum İstanbul'a gittim sonra öteyanımla. Cehennem meleklerini izledik, beyazperde.com da "böyle olur agaların düğünü" yazmışlar filmin eleştirisine. Ben kendim şahsen çok eğlendim filmde. Beklediğim gibi bir filmdi, beni mutlu etti. Sadece çok yakın çekimler ve son zamanlarda meşhur olan şu haraketli kamera canımı sıktı. O kadar hareket flulaştırıyor işte, bi bok anlayamıyoruz izlediğimizden, bir sürü dövüş koreografisi yalan oldu göremedik ki. Bu hafta izlediniz izlediniz, önümüzdeki haftadan itibaren izlenecek başka filmler geldiği için unutulur gider ve bu türün krallarını sinema perdesinde beraber izleme fırsatını kaçırmış olursunuz.
Bu arada öteyanımın benim için özel olarak yaptığı un kurabiyesinide buraya ekleyeyim tam olsun. :) kendisini Ufuğun getirdiği profiterollü dondurmayla süsleyip götürdüm. :) afiyet oldu bana! Hadi bakalım sizde kalın salıcaklaaa....

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Benim eve gel sana şeker vericem!


Bu haftaya bir ufak bir bursa gezisiyle başladım. Bursa'ya ayak bastığımda, Galatasaray Bursaspor tarafından henüz mağlup olmuştu. Bir gün süren işimden sonra hemen yoğun bir kestane şekeri stokuyla İstanbul'a döndüm. Yorgunluğu eve kapatarak geçirmeye niyetliydim, öylede oldu. Bu haftayı bir şeyler yaparak geçirmeye niyetliyim ya bakalım sonuç ne olacak? Bursa'da ne yaptın dediğinizi duyar gibiyim, aranızdan birkaçınız bana ne ulan diyor duymadım sanmayın. Garanti bankası reklamı için oradaydım, ama yalnızca Bursa'da yayınlanacak bir reklam olacak. Bu Bursalılar ne şanslı değil mi? :) İki çift sözüm vardı, düşünün bir reklam ne kadar sözü barındırabilir ki?... Ama ben ezberleyemedim. Niye bilmiyorum, bir kaç saatte sayfalarca diyaloğu ezberleyen ben, yapamadım. İçimde sürekli unutucam endişesi ile kamera karşısına geçtim ve bu endişe çok heyecanlanmama sebep oldu. Ne diyeceğimi bilememe, bildiklerimi söyleyememe düşüncesi ile bir heyecan bastı ki sormayın. :) Onun dışında çok eğlendim. Çok tatlı, çok iyi bir ekiple çalıştım. Umarım kesişir yollarımız yine bir yerlerde...

Bu arada, yaşlandığımı hissediyorum.

Haftanın müzüüü Julie london'dan geliyor.

Bu sesle beni eve çağıracak, şeker falan vermesine gerek yok, kurban olduğum "eve gel şarkı söylicem" desen kapına köle olurum kız ben. :) ( kız dedim ama kendisi 1926 doğumlu ve 2000 yılında da vefat etmiş)

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Şşşşşş, Ufuğun sevlisi var..... :) heyoooooooooooo

Kapıdan içeri girip, "gençler kardeşinizin bi sevgilisi var artık" dedikten sonraki durumumuz.
Seni çok seviyorum lan, bir zamanlar kesköşeye seni Evkardeşim olarak yazmıştım, şimdi tekrarlıyorum. Mutluluğunu en çok isteyenlerdenim, beynine yüreğine hayran olduğum, dosttan öte kardeşim... :)
-----------------------------------------------------------------------

Burada da Dervişin sevgilisinin bizim için yaptığı keki görüyorsunuz. Kendisine teşekkür etmek için kekinin son parçasını buradan sizinle paylaşıyoruz. Ama biz kekin kendisini paylaşamadık, o kadar güzeldi :). Teşekkürler Gözde!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Haftanın müzüüü, don't panic, we live in a beatiful world

Bloğa haftanın müzüüü diye bişi ekledim, haftada bir değiştircem yada içimden geldik kim bilebilir ki? Buraların kralı benim aslanım içimden geleni yaparım. Hey heyyy, gerçek hayatta alttan alan sevimli iyi yürekli adam çok değişti bilin yani, gülmeyin öyle gevrek gevrek, buradaki gevrek izmirlilerin simite verdiği isim, gülerken simitin o kocaman yuvarlağı şeklini edinmesin diyorum ağzınız. Şimdi diceksiniz ki kandil simidi diye bişi var. Haklısınız, kudret sahibi olsam da bloğumda, sezarın hakkı sezara.

İlk müzüümüz, coldplay'den geliyor. Grubu şu şekil tanıtayım size, geçen sene güz dönemi. İşlerimden dolayı yabancı müzik kültürü yüksek bir kitleyle haşırneşir içindeyim, lakin bir türlü sohbete giremiyorum. Benim konuya giriş noktam hep "bu İbrahim Tatlısesle Yılduz Tilbe feati ne güzel olmuş hacım kim bu gözlerindeki yabancıııı" şeklinde oluyor ve meclisin gözlerinde gittikçe yabancılaşıyor, yabancılaşıyor yabancılaşıyordum...

Bir akşam serinliğinde, sırf yabancı müzikten anlıyor diye, Deniz'in masasına sokulup "merhaba" dedim. Hayırdır dedi, dedim deniz sen şu işi bana bir öğret,yabancı müzik gurusu olmak istiyorum, entel dantel kocaman kemik gözlük kareli etek giyen hatunlarla bende sevişmek ve bunun için bende sohbet etmek istiyorum dedim. Usta hemen dostluğumuza binayen şifreyi verdi. Coldplay, "hacım hatunlar bu gruba hasta" dedi. E dedim anlat biraz kimdir nedir? Radyohead benzeri bi grup ama özellikle hatunlar arasında çok tutuluyo dedi. Dedim eyvalla bu iyiliğini hiç unutmıcam dedim uzadım yanından.

Gel zaman git zaman, yine böyle bir meclis toplandı cihangirdeki ofiste, bende sinsice yabancı müzik konusunu beklemedeyim, sol anahtarını görsem hemen atlıcam konuya, genel kültürüme o kadar güveniyorum 500milyarı istiyorum. Derken ilk müzik albüm laflarında, hemen daldım sohbete, hiç alakasız bir yerden, "ya bu coldplay'de amma radyohead çakması ya" dedim. Kısa bir sessizlik oldu, sağ olsun arkadaşlar ben yokmuşum gibi sohbete devam ettiler ve bu konu bir daha hiç açılmadı. O anda beynimde bu şarkı yanlıkanıyordu, don't panic be hakanım we are in a beatiful world diyordu solit Chris Martin.


Martinime bir zeytin daha atıp iyice karıştırdım, bir yudum alıp sessizce pencereden dışarı baktım...

17 Ağustos 2010 Salı

Bir ufak mutluluk

Ey acımasızca koparılmayı dert etmeyen çiçek, bil ki sen her tomurcuğunla bana mutluluk, ve sen her tomurcuğunla bana umut veriyorsun.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Bu sabah yine her sabah ki gibi sıkıldım İstanbul'dan

Uyandım;

Öteyanımın orucu uykuya mı tutturuyorsun diyebileceği kadar geç. Söylemesi ayıp eve guitar hero bundle'ı aldık, o kadar zevk aldı ki bu bünye davul ve gitar çalarken, zevkten gitmiş olabilir oruç. Efendime söyliyim sonra şu slvestırın manyaklık yapıp bütün action artizlerini toplayıp çektiği filmi izlemeye gidelim dedik yer yok, eskiden yazın sinemaya gidilir mi anlayışı, hacım klimalı serin serin kak sinemaya gidelim anlayışıyla yer değiştirdi anlaşılan. Bu arada o filmle ilgili sizinde düşünceniz bigün silvestır bruce vilis ve niceleri çiçek pasaşında rakıları tokuştururken "sadıç sen ben bi film çekelim topla gel işte bütün tanıdıkları" cümlesinin ertesinde çıkmış bir film olması değil mi? Hadi ama kaç kişiyiz ki şurda zaten söyle içinden geçeni. Neyse izledikten sonra daha çok konuşuruz filme dair. Filmde yer bulamayınca bizde oyun oynadık. Sevgiliyle atari oynamak ne büyük zevk! Akabinde Florya sahilinde sandöviçlerle kekler pastalarla iftar yapmaca. Go kartta birinci olmaca. süper bişiyim lan ben! Teşekkürler çado öteyanım derviş gözde musy. Kendimin ne kadar harika olduğunu fark etmemi sağladığınız için. Şaka be yanımda olduğunuz için. güzel piknikti.

Gökhan Semiz'i bilir misiniz? Grup vitamindeki hani, grubun beyni herşeyi. 1998 yılında kaybettiğimiz müthiş yetenek. iddia ediyorum ki eğer yaşaysaydı Türk mizahı bambaşka yerlerde olacaktı. Zamanının çoook ötesinde bi espiri anlayışı vardı. Şaşıbakşaşırı canlı izleyenler bilir oyun öncesinde her seferinde onun "daha sabaha çok var gitme be yarim" şarkısını saygı duruşu niyetine çalmışımdır. Bugün aklıma geldi ve şarkılarını dinledim videolarının ve ekşisözlükteki hakkındaki yazıları okudum. Boğazıma öyle bişi düğümlendi ki sormayın. Gözyaşlarımı görmesinler diye balkona çıktım. Ne kanımdansın ne gördüm tanıştım ama çok değerliydin be abi. Çok özeldin. Çok önemli insanlarla tanıştım konuştum sohbet ettim ama, hepsini seninle bir saat sohbete feda ederdim. Keşke ölmeden önce yazdığın ve çekmeye başladığınız o diziyi izleyebilseydik. Mekanın cennet olsun nur içinde yat abim. :(


Bilenler bilir magnumun Bentley yarışması için bisürü çubuk toplamıştım. yediği dondurmanın çubuğunu çöpe attı diye küstüğüm arkadaşım var resmen. Ve o bentley benim olacaktı, kesindi. Onu satacaktım parayı bölüştürmüştüm kafamda, hayallerim vardı ırmaklarım vardı çakıl taşlarım vardı benim, ama bentleyi başkası kazandı biliyor musun? Başkası! Yedek talihli bile değildim ben, çekilişe vuvuzelalar baskı tişörtler pankartlarla gidecektik iyi ki gitmemişiz. Kazananın ismini gördüğüm anda dünyam başıma yıkıldı, içimde bi kin bi neftet. Gidip bulup arabayı çizesim geldi. Yalan değil. sonra o kadar istemeye istemeye yediğim ve yedirdiğim dondurmalardan dolayı algidaya kızdım. Pandacı oldum, ama buzdolabı içindeki "Allah kabul etsin" diyip iftar yapan panda reklamı yüzünden onlardan da soğudum. Yarın gidip bakırköy sahilinde avuç avuç magnum çubuklarını denize atıcam ve haykırıcam gökyüzüne, "g.tünüze girsin magnum çubukları, hmna kodumun çocukları" diye. Çok saçma buldum bu fikri hemen vazgeçtim.

öptüm nlan sizi okuyucu, yine gelin ha!

15 Ağustos 2010 Pazar

ya herşeyim ya hiçim...


güneş doğdu doğacak
hava enlemesine serin
ruhum derinlemesine kiriş
kirişler kil toprak
kalbim davul bu sabaha karşı
anılarım tokmak, ciğerim korkak...

hiçbiriniz yeteri kadar derine inemediniz
işbuyüzden yüzeyseldir iyileşmelerim
kahkahalarım kangren
fikrim kanser...

teker teker hapşırıyorum kinimi
para karşılığı komiklikler yapıyorum yol kenarlarında
çünkü ömür anlamsız ömür kısa
zührevi hastalıklara kapılmış şakalarım
pejmürde gamzelerim, mizahım nezle...



10 Ağustos 2010 Salı

My sweet home!

Uyandım;

Çok sıcak ey okuyucu işbuyüzden yazacak bişi yaşamaya heves kalmıyor insanda kimi zaman. Eski bir reklamdaki o özlü sözle geçiştireyim bugünü. Evdeki huzur, mutluluk budur! :)

Öpüyorum gözlerinizden. E tabi ordan okuyosunuz çünkü! ;)

Bu arada şu sıralar PSP'de deliler gibi oynadığım oyun! Eskilerden geliyor, beni çook mutlu ediyor :) Bomberman!

3 Ağustos 2010 Salı

Rüyalarda buluşuruz...


Uyandım;

O kadar sıcak ki birkaç kere caydım aslında. Günü 3 bazen 4 kere duşla bölüyorum. Kendimi dışarı attım yoksa uyuklamayı sürdürecektim. Sedat ve öteyanımla kavaklı parka gittim. Akşama Ufuğu özledimi onunda bana karşı boş olmadığını farkettim telefon görüşmemizde beraberce evde inception'ı izlemeyi düşündükse de sinema çekimini izlemektense sinemada izlemeye karar verdik. Uzun zamandır bayıla bayıla izlediğim ilk film diyebilirim. Övüldüğü kadar var inanın. Film o kadar uzundu ki ilk yarı bitmeyecek sandım, benim totemim! (filmi izleyenler anladı) filmde ara olmasıdır bi ara rüyadayım sandım. Açlıktan midemiz kazındı, filmin heyecanını ufukla burgerkingden ısmarlayacağımız menü ile kestik. Rüya diyonda
Christopher Nolan, acıkınca rüya müya kalmıyor be hacı. Arada tuvalete gittim, kabinde klozetin tam karşısına bir ayna yerleştirmişler, Christopher'dan daha az para harcayarak gerçekliği sorgulattı bana Ataköy Cinebonus. "iyi diyon hoş diyonda e sıçıyon en nihayetinde" diye haykırdı ayna yüzüme yüzüme.
Bende sadece ellerimi yıkadım yüzüme hiç su deydirmedim, öyle diyalektik diyalektik izledim filmin ikinci yarısını. Gidin izleyin, sinemada izleyin ama böyle filmler üj bej yılda bi çıkıyo be ya!
Öyle çok sıcak ki kendimi karpuza verdim. Karpuzu çok sevdiğimi bilirsiniz, bilmez misiniz? e öğrendiniz işte, bol bol yedim bu yaz yine, ama yemek ne kelime orama burama sürmediğim kaldı, yüzümü karpuza bulamak göğüs uçlarımı karpuzun serinliğiyle dimdik yapmak istedim zaman zaman, son anda kendimi toparladım.
Öteyanım balık almış bana siyah kendisi kızıl olan benmişim. Suyunu değiştirdim bugün uyandıktan sonra biraz lafladık onlarla ama hemen unuttular dediklerimi. Sonra kızaran
domateslerimden yedim ilk defa bugün. iki tane hüplettim chery domateslerimden, pencere kenarından caddeyi ve marmarayı seyrederken, lezzeti tarifsizdi.
Bugünlük bu kadar gidiyim uyuyayım, sıcak uyu diye bastırıyo bünyeme onu kıramıcam... görüşürüz ey okuyucuuuu.....

29 Temmuz 2010 Perşembe

Çikçikçikçik çikitaaaaaaaaaa


Uyandım;

Ve birçok şey yaşamama rağmen blog'a birşey yazmadığımı farkettim. Kısaca özetlemek gerekirse;
1. Öteyanımla Antalya'ya gittim;
  • Kendisine birlikte tatile çıkılmayacak, tatile çıkılırsa arkadaşların olduğu yere gidilmeyecek bir sevgili olduğumu ispat ettim.
  • Paintball yaptım. Müthiş bir keyif.
  • Aquapark'a gittim. Kaymak benim ruhumda var demiştim :P bilenbilir iyi kayarım...
  • Kırkahvesine gidip kitap okudum denize karşı.
  • Kemer Aura'ya gittik kankam&eşi, cihan&eşi, erkan&eli!, ben&öteyanım
2. Stand up'çı 3 çektik
  • Erkan şereflendirdi serimizi, ama çekim sırasında jandarma setimizi durdurdu. Çekimi ve setimizi zor kurtardık.
3. Denizli 'de yiğenimin düğünü için tüm aile buluştu. Arka bahçede ses ve ışık sistemi döşeyip ve bilgisayara vitural DJ yükleyip çok eğlenceli bir kına gecesi organize ettim. Çok eğlendik.


4. Web sayfamda ve www.standupci.tr.gg sitesinde efsaneleşmiş radyo yayınımıza tekrar başlıyoruz.

5. Domates ve fesleğen aldım evime.
Domateslerim kızarsın diye beklemekteyim. Bitki yetiştirmek ne hoş şey.

Böylelikle özetlemiş oldum son günleri. Yazmak güzel çünkü çok çabuk unutmaya başladım yaşadıklarımı, bir boşlukta yaşıyor, bir boşluktan başka bir boşluğa düşüyor zamanla insan. Mesele boşluğun tadını çıkarmak oluyor işte o zaman. Günler geçiyor ya bir yere koyduğun insanlar o yerleri haketmiyorlar, hak etmediklerini görüyorsun. Belki benim içinde öyle düşüneceksin ey okuyucu birgün yada düşünmeye başladın bile. Olsun herşeye rağmen ben seni çok sevdim hep sevicem valla bak. Neyse uzatmayayım, seninde vaktinden çalıyorum di mi? kısa kısa yazıp geçmeliyim aslında. hadi öptüm şap şup! turp gibiyim turppp turrppp..... çikita muzzz muzz muzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz.....

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Kabare Atöylesi


Uyandım;

Üç aylık, alışık olmadığım yorucu stresli bir sürecin sonuna. Ve Kabare Atölyesi bitti. "Hakan Kaçar" :P evet pek Aşk'ı memnun kadar olmasada kendimizce bir finalle.

Defalarca bırakma eşiğine geldiğim, eski metinlerden dolayı sıkıntı yaşadığımız, zamanın efsane oyunlarını alışık olunmayan oyuncular tekrar oynamaya çalıştığımız (! benim tercihim değildi) üstelik Zeki ile Metin'in haftalarca, aylarca çalıştığı oyunları bir hafta, on gün içinde ezberleyip oynamaya çalıştığımız bu iş ne kadar sıkılsam da birçok tatlı insanı tanımama vesile oldu.
Her hafta oyunu "komik veya değil - hakkıyla veya değil" oynayıp bitirdikten sonra evime dönerken yolda hep bu imkansız denecek şeyi başardığımız için kendimle ve oyuncu arkadaşlarımla gurur duydum. Hala bir haftada o kadar metni nasıl ezberlediğimize şaşarımda şaşarım.
Eğer bu programı evde izleyen bir izleyici olsaydım "kesin ben daha iyi oynardım" derdim. Çünkü hiç kimse TV yayınlanan bir şeyin nasıl yapıldığını arkasında neler çekildiğini bilmiyor. Bir oyuncunun ateşler içinde provalara gelmeye çalıştığını ve sahneye çıktığını, sinüzitimin ve alerjimin azdığını, kapanan nefes borumdan kan geldiğini, ailesinde ilişkisinde maddi durumunda zorluklar yaşamasında rağmen insanların o kısacık zamanda elinden geleni yaptığını bilmiyor. Acındırma politikası yapmaya çalışmıyorum, evet kötü bir iş çıkardık ama yinede bizi sevin demiyorum kendi adıma kendi içimden geçenleri söylüyorum. Birbirini hiç tanımayan bir ekibin o kısacık sürede oyun çıkarması insan üstü bir başarıdır, o ekipteki tüm oyuncu ve prodüksyondaki tüm arkadaşlarım hepiniz insan üstü yeteneklisiniz. Dileğim hepiniz çoook çok iyi yerlere gelirsiniz. Tam da ısınmaya başlamıştık birbirimize, doğaçlama eğlenmeye başlamıştık oysa...
Bu arada kabadayıdan kılıbığa, yaşlıdan çocuğa, ib.eden pezemenke birçok tipi canlandırdıktan sonra ekşi'ye "eşcinsel " karakterleri canlandıran adam olarak girmişim. Ya eşcinseli iyi oynuyorum yada seyredende bi ip.elik var!!! :) diye düşünüyorum - http://sozluk.sourtimes.org/show...


Not: Bu projede yapımcım olan Armağan Çağlayan'a da buradan özel bir teşekkür etmek istiyorum. Medya inanılmaz şekilde ön yargılar oluşturuyor insanda. İnanılmaz sıcak kanlı ve çok zeki bu kişiyle çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

20 Haziran 2010 Pazar

Şimdi sana gel desem...

Şimdi sana gel desem...
Diyemem ki sevgim yetmez
Sesim gitmez olduğun yerlere
Güneş denize gömülür
Deniz kapkaranlık olur oralarda
Ben yalnızlığımı yele veririm
Yel bile kabul etmez.
Bu saatten sonra gelmek istense bile,
Gelinemez,
Bilirim...
Şimdi sana gel demeye ömrüm yetmez...
Olursa senin, haylaz bir oğlun olur
Tombul yanaklı
Ve gözlerim seni arar her veli toplanısında
Öğretmenlerin kızmaları banadır
Bilmezler
Oğlun bana çekmiştir.
Şimdi sana gel desem...
Ve sen gelsen
ben sadık olurdum sen maşuk,
Sen gelmedin
Şimdi sen galipsin ben aşık...
(uyunamayan bir pazar sabahı)

26 Mayıs 2010 Çarşamba

77,7

Uyandım;

Antibiyotikli bir sabaha yineden. Evimle ilgili yatağım ve duşum aklımda kalan, evim, "evim" olmaktan iyice uzaklaştı. Prova aldığımız oteller ve sahneler evimmiş gibi. Hastalıktan dolayı oynayamama ve yitirilen özgüven. Dedim ya dün, askerliğe teşne bir hal içindeyim, askerliğin katkısı gibi yine kilo verdim. Hiçbir şey olmasa da kilo vermeme yaradı şu kabare olayı dostlar. Evet rakamı açıklıyorum 77,7. Başladığımda 86 kilo olan ben az önce tartıldığımda 77,7'i gördüm. Göbek gitti, şu iş bitsin plajlarda sergileyeceğim kendimi. Boğazdaki acı yürektekine eşlik etmekte. Geleneksel Olimpos buluşmasına bu sene iştirak edilememekte, off orda olmayı çok isterdim ateş etrafında dötümden şarkılar uydurmayı... Denizim geldi bırakın beni, nolur, dalıp denize nefes almak istiyorum, dalıp denizi dinlemek... bırakın beni noluurrr....

25 Mayıs 2010 Salı

Umurda olmak yada olmamak!

Uyandım;

Ne kadar uyuyabildiysem tabi. Askerlikten zor bir hal içindeyim, gecem gündüzüm yok? Hayatla arama tül perdeler çekip arkasında yaşıyormuş gibi hissediyorum ve hastalık cabası. Üst solunum yollarım kapalı, solunum geçici olarak başka yollardan yapılmakta, nefes alamadıkça kalbimin atışları beynimden duyulmakta. Kimseden bir beklentim yok ama biraz mola ey hayat " bi mola bi mola bir molaya krallığım." Dersten kaçmaya çalışan bir çocuk değilim ki ben, sadece dersini daha iyi yapmak için birazcık dinlenmek isteyen çalışkan koca kafalı bir çocuğum. "Hocam hakan'ın boğazından kan geliyor" "çocuklar, önce dersiniz" Kafası koparılmış şaşkın tavuklar gibi hissediyorum kimi zaman kendimi, ne yaptığımı bilemez haldeyim, bir omuz verenim yok yazık. Yalnızım... Olsun lan yıldızım neticede kendime...
Mutlu Ruhlar diliyorum...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Küçük porsiyonlar halinde sıçıyorum... Dostlar...Tekrar... MERHABA

E artık zamanı gelmişti,
boğazım, parmaklarım kelime kelime, cümle cümle doldu; taşalım mı beraber ey okuyucu. E artık zamanı geldi, dinleyenim yok. Kendi dizlerime döküyorum gözyaşlarımı, zaman haykırma zamanıdır usul usul kinlenelim hüsranlara, kaybedişlere, gidişlere, terk edişlere... Gamzem, özledim seni... Gamzem, yoruldum ben... Gamzem, seni hangi çekmeceye koyduğumu unuttum. E zamanı gelmişti zaten, kalemle gamzeler çizeceğim yanaklarıma, yanaklarınıza... Isparta'dan gül, Amasya'dan elma kokuları getireceğim, biraz körfez biraz boğaz... Çünkü zamanı gelmişti, buraya yazmasam başka yere kusacaktım. Düşmanlarım zil takıp oynasınlar ama kursaklarında bırakacağım, benle oyun olmaz!.. Mızıkçıyımdır ben, hile yapmam çirkefleşmem ama, gerçekten, mızıkçıyımdır ben. Akşam ezanını beklemem eğer istemezsem, ikindiden dönerim eve. Kendi kendimi kuytularda döverim. Neyse ey okuyucu; mayhoş bir hal içindeyim. Tek çarem işte bu kara sayfalar, imdat işliyorum her sözüme, derman ise selamınız bir verin şu garibe...
Velhasıl kelam; artık zamanı gelmişti ve başka çarem yoktu...
Hepinize tekrar MERHABA!!!

Uyandım...

26 Şubat 2010 Cuma

Ne yapsam bilemedim ki!!

Uyandım;

Dolaştım bi oraya bi buraya. Yazmadım ne zamandır size, bazen yazmamakta iyi geliyor okuyucu. Yapılacak birçok şeyi fark edip gitmeden evvel yine bir şey yapmadan evde pinekliyorum ya ben, adam olmam ben. Ama güzel şeyler yapmadım değil hani bu hafta mesela hazandaydık, yemekler yaptı iki gün üst üste elleriyle canım benim. Onu tanımak için bile geldiysem yeter istanbula gelmem hani. Fotoğraflar Hazan'ın yaptığı yemeklerden.

Karşıya geçtim mesela, ben azıcık sallantıda midesi bulanan adamım, neler çektim siz düşünün denizin üstünde. Deniz tuttu beni, yine... Ya denizci olsaydım ya ben kapta falan... bööaaa düşünmesi bile kötü... bak yine bulanmaya başladı midem...

Aslında bu hafa sonu vedalaşacaktım İstanbul'la olmadı, yapamadım. Hafta sonu Çanakkaleye öteyanıma gitmece, önümüzdeki haftada herkesle vedalaşmaca. üff zor geldi bak gözüme yine. Gitmesem mi ki hiç?

Size buz pateni yaptığımı hiç yazmadım di mi sevgili okuyucu? Zaten iki kez yaptım ama aslında düzenli yapmalıyım. İlk kez gittiğimde hoca bile şaşırdı ne kadar iyi kaydığıma, ilk günden geri geri kaymayı öğrettikleri ilk kişiyim. Gerçi onlar ilk kez kaydığıma inanmadılar ama olsun. ikinci kayışımda da hoca senden iyi buz hokeyci olur dedi :) fena gaza geldim. Ama ağızları açık izlediler ilk günden böyle kaymama. :) bilmezler ki "kaymak" benim ruhumda var :))

Nickname ile yazan blogculara bazen çok imreniyorum biliyor musunuz sevgili okur? Kimliğim bilinmeden yazsam ya arada ne güzel olur. Sadece kendimle paylaştığım şeyleri yazsam onları yorumlasanız. Ama böyle kendi ismimle yazınca olmuyor tabi, neyse sağlık olsun.

Bu gece mübarek Mevlid Kandiliydi. Kandillerde telefonum mesaj dolardı nedense hiç kimseyede geri dönmezdim. Kötü niyetten değil, neden bilmem dönemezdim. Bu kandilde artık kimse yazmamaya başlamış. tek-tük var ama eskisi kadar değil. Ben mi çevremi kırdım yoksa çevrem mi değişmeye başladı? Kandiliniz mübarek olsun...

Kapıdan çıktığım zaman kesinlikle birşeyimi unutup tekrar eve dönüyorum. Artık ev arkadaşlarım ben çıktıktan sonra bir dakika içinde dönecek beş dakika içinde dönecek diye iddiaya giriyorlar. Bi keresinde arabanın anahtarını unuttuğuma arabanın yanına geldiğimde farkettim, eve anahtarı almak için döndüğümde anahtarı alıp telefonumu unuttuğumu bakırköye gidince farkettim. Birde anahtarı mı ve cüzdanımı hep kaybediyorum evin içinde. Bunca yıldan sonra Ufuk şak diye söylüyor nerde olduğunu, ben zamanında telefonla sorup öğrenmiştim kimlerden, annemde biliyor mesela nerde olduğunu telefonda, ben gözümle görmüyorum. Bide bilenler bilir evime yaklaşınca çişim geliyor, yıllardır böyle. Evime yaklaşınca bir çiş bastırıyor dostlar sormayın. Ya yapsam nolur diye düşündüğünüz oldu mu hiç altınıza, o derece sıkıştığınız?

Bugün sakallarımı kestim (yanlışlıkla). Sinirden bıyıklarımıda kesecektim ki öteyanımın tehtidiyle karşılaştım. "Bıyıklarını kesersen ayrılırım" :) bende ona "recep ivediği sinemada izlersen ayrılırım senden" diye tehtit etmiştim. ilişkimiz nasıl bir bıçak sırtında gördünüz mü dostlar :)) Neyse sakalları kesince dötüm gibi oldum yine :) bıyıkları kessem dötüm daha güzel kalabilir yanımda :) ama bu sayede farklı bir karakter çıktı bizde fotoğrafını çektik işte karşınızda yeni ben;
Hadi sevgili okur kendine iyi bak, görüşelim yine arayı bu kadar uzun tutma;)

21 Şubat 2010 Pazar

Ben bi şaka yaptım, sen güldün, bense küçük bir prens


şimdi, yani gecenin bu saatinde ağlıyorsam
ağlamak dediğim öyle gözleri yaşartmak değil hani
için için, gürül gürül
biri sebebi vardır elbet gülüm...

Ben bi şaka yaptım,
Sen güldün,
Bense küçük bir prens...


en yaralı yerlerimden yırtıp atmak isterim kendimi zaman zaman
tuzlu tuzlu ağlarım yaralarıma kimse bilmez
çığlıklarım yankılanır dehlizlerimde
ucu karanlık, ucu sessiz, ucu yalnız...

Yalnız, fısıltılarımız
Yalnız, gülüşmelerimiz
Kaldı yadigar kulaklarımda
Gülüm
Hadi beni bileklerinde sakla...
bu saatte uyanıp ağlıyorsam
bir sebebim vardır elbet gurbetim,
bilmezsin,
ben senden mütevellitim aslında
dudaklarımda kalan tadınla
yetinmeye çalışıyorum
sensizlik çok zor
bilmezsin
Ne diyorum biliyor musun?
Şöyle mis gibi bir hellim peyniri olsa
Yanında rakı yanında sen...

birde bu şiiri kulaklarına fısıldamak isterdim
saçlarının arasından güdümlü kafiyeler toplayıp
yeni baştan inşaa etmek isterdim herşeyi,
en sevdiğin şarkıyı ben yazmak isterdim mesela
bir beni alkışla isterdim
İzmir gibi sev isterdim beni...
Ne diyorum biliyor musun?
Galata köprüsü altında balık yemeli ilk fırsatta
Kaybedeceğimi bildiğim iddialara girmeli senle
Ha bide dudaklar... (neyse onu geç)
Seni seyretmeli uzun uzun...
Tazem...
bazen,
kendimi yanlış olmakla suçluyorum
af eyle yarim ben böyleyim
"ama bu kez farklı olsun diye
sen denersen bende denerim"
diyerek sonuna geldim
bu tumturaklı şiirimin...
kalbimi gazete kağıdıyla kapladım
kim gülerse gülsün umurumda değil
çok çalıştım, içinde bize dair notlar var
Aşkımız taktirlik gülüm
aşkımız yıldızlı pekiyi...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Hayat zamanda iz bırakmaz bir boşluğa düşersin bir boşluktan birikip yeniden sıçramak için elde var hüzün


Uyandım,

Yalnız, Öteyansız İstanbul'da. Halbuki kaç gün oldu gideli, tadı tuzu yok İstanbul'un şimdi. Saatlerce güle oynaya gezdiğimiz carfeur'un içinde bile boynum bükük olaştım. "jelibon"ların olduğu reyona giremedim. Otopark'a giderken güvenlikçi kız acıdı halime, dedi hayırdır? Dedim sorma. Dur dedi iş çıkışı konuşuruz, dedim olur atladık bana gittik. Yalnız içmek zorunda kalmadım sağ olsun öteyanımın gidişine. Dedi sıcakmış eviniz, dedim çıkar canım üstündekileri.... ufff tamam, bükük boyunla eve geldim, yalnız... Güvenlikçi de erkekti zaten :) dedi neyin var, dedim sana ne? Dur dedi şu arkada bir oda var orda konuşuruz, dedim olur atladık gittik odaya, dedim sıcakmış odanız, dedi çıkar üstündekileri.... Ya tamam sevgili okuyucu sağ üsteki o çarpı işaretine tıklayıp terketme sende beni ötekiler gibi...

Ha özledim mi öteyanımı? Hemide nasıl? Bir hafta dolmadan gidicem yanına bu gidişle...

Radikal kararlar arefesindeyim sevgili okuyucu, bakalım bakalım ne olacak. Gerçi çoktandır tanıyorsan beni bilirsin ben arada bir böyle kararlar alırım. Genelde de yapmam. Bazende yaparım. Neyse netleşsin senle de paylaşırım, zaten kimim var ki bir sen bir o bide öteki...

İki türlü insan vardır can okuyucu, biri kavga eder ve her ortamda kavga ettiğinin lafını açar, onu kötüler durur. Birde diğeri vardır can okuyucu, o konuşmaz diğeriyle ilgili mümkünse konuşturmaz laf ettirmez bile. Adı, muhabbeti geçince susar, ses etmez. Ben o ikinciyi severim dost, benim neznimde o haklıdır sualsiz.

"Onurşan'dan anladım parçası için teşekkür ediyorum. :)"

(Yazıya burda bi kaç gün mola vermiştim :)

Ne zamandır yazamadım bloğa, nerelere gittim hangi kararlardan döndüm bilseniz. Bir dönüm noktasına geldim, öteyanın gidişi közüme çomak sokup alevlendirdi beni. Köklerime indim ben yapraklarımda dolandım. Yalnız kaldım nice zamandır ilk, yalnızım derdim evvelinde ey okuyucu ben yalnızlık nedir bilememişim, görmemişim. Zamanında İstanbul'a gitmeyi düşünüyorum dediğim Derviş'in babası Musa amaca öylesine içten git demişti ki, o an topuklarım götüme deye deye koşacaktım İstanbul'a şimdi öyle değil ama %40 Antalyalı %35İstanbullu %25Denizlili artık bu bünye ne biryere ait, ne biryer ona. Ne birine ait nede biri ona. Hızlı bir kalp çarpıntısı dünüm, uzun uzun çaldırıyordu hayat açmadım, telesekretere düştü nefesim. Gelecek ne gösterecek bakalım, hep birlikte görücez..

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bugün
ah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün
o şehrayin fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam aşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün
Atilla İlhan

14 Şubat 2010 Pazar

Sevene her gün 14 Şubat...


Uyandım;

yalnız bir İstanbul'a. Daha bir boş geldi İstanbul gözüme, özüme... Öteyanımı ötelere gönderdim bu 14 şubat günü. "İnsan hayalleri peşinde koşmalı" temalı bir vedaya bulandım ansızın yine yeniden. Bomboş bir İstanbul'a uyandım, vuslat olimposun tepesinde, öylesine uzak...

Hediye almak diyorum, asla beceremediğim şey okuyucu. ;) kediler köpekler puf puf bebeklerle dövecekler bir gün beni. Sevgilisine ilk hediye olarak tek taş yüzük alarak, herkes tarafından (sevgili dahil) evlenme teklifi ettim sanılacak bi adamım ben. Hiç bir zaman hediye almayı beceremedim ya annem'e aldırdım, yada mağzaya gidip al ne istersen dedim sevgiliye. Benim hediye kültürüm anneme her anneler gününde köyümüzdeki bakkaldan çorap alıp onu gazete kağıdına sarmaktan öteye geçemedi. Anneler günü sabahında anneden para istemek, hatta yalvarmak, sana süpriz yapcam diye ağlamak hatta, bakkala gidip boyumun anca yetiştiği tezgaha parayı koyup parizyen çorap almak. balkonun altında gizlice gazeteye sarmak, annemin ne aldığımı bile bile şaşırmış gibi yapıp mutlu olması. Küçücük dünyamızda dünyanın en eğlenceli ritüeliydi bu. Hatta bir yılbaşı babamla alışveriş yapıp dönerken kardeşimle anneme hediye almak istememiz ve bulaşık eldiveni almamız. Bir daha asla yaşanamayacak kadar harika hediye alma deneyimleri bunlar. Sinir bir kedi miyavlaması belkide buna dahil edilebilir :) Ama hediye almayı beceremem ben ey okuyucu bu böyle biline. Dün sevgili dünyanın en güzel trikosunu önüme serdiğinde öylece gözlerinin içine baktım kaldım :) çünkü ben 14 Şubat'ı unutacak bir adamdım. Ossun Nilin de dediği gibi "o beni prenses peri sanıyo ne hata yapsam geri sarıyo mitolojiden biri sanıyoo bendeki de saç o taç görüyoooooo"
Ha 14 şubat nedir, neticesinde gözümde zerre önemli bir gün değildir. Öteyanım ötelere gitmiş, ben nesini kutlayayım bugünün? Hem de sevgilisi olmayanların yüzüne yüzüne vuran insafsız bir gün bugün, deliye her gün bayram, sevene her gün 14 şubat. Sevgilin yoksa anana babana mesaj at! (heheh güzel bi final oldu!)

Hepinizin, özellikle de öteyanımın, sevgililer gününü kutlarım yinede... Dayanılmaz kedi sesleri puf puf kediler kaplanlar Sidler Teddylerle mutlu bir 14 şubat dilerim... (bu arada benim sadece tek taş yüzükle evlenme teklif edeceğimi sanan zihniyete şaşarım da şaşarım!)

Bide 14 şubat şarkısı gelsin bakalım Sertap'tan;


13 Şubat 2010 Cumartesi

Zaman

a photo by Erdem DENKLİ
zamanla değişiyor insan,
değiştikçe insan, zaman geçiyor,
bazen,
öyle hızla geçiyor ki zaman, insan yetişemiyor...

7 Şubat 2010 Pazar

Kussam geçicek ama ben yine(!) sustum... En çekilmez yanımdır suskunluğum...

Uyandım,

Hiç gereği yokken hemde... O pasaparola günlerinden biriydi yine bugün. Öteyanımla kahvaltıda, Bakırköy'de yenilen tostla bozulan mide (bugüne kadar ben bu organımızı "miğde" diye yazıyormuşum şimdi farkına vardım:)) ile başladım güne. Sıkıcı bir cumartesi ve küçük tatsızlıklar... Hani bazen süs niyetine orasına burasında soru işareti takarsınız ya hayatınızın, kendinize yabancılaşırsınız bazen, evde tek başına bir yabancıyla oturuyormuş hissine kapılır ve ottan boktan muhabbet açmaya çalışırsınız ya kendinizle; hadi ama hiç mi olmuyor? İşte öyle alabildiğine yalnız bir gün geçti şubattan sessiz sedasız... Bugünü kussam geçecekti sanki ama ben susmayı tercih ettiğimden yine, kanırtarak geçti, fikrim poposunun üstüne oturamıyor şimdi, beynim ve kalbim gazi...
Serdar Ortaç diyordum, hayatta ilk aldığım kasettir "Yaz yağmuru" sevgili okur bilir misin? Kaçınız tükenmez kalemle kaset sardı ki şu fani dünyada sorarım, bir "yaz yağmuru" albümünü gece gündüz demeden A tarafı senin B tarafı benim dinledi ki? İçinizden "kafayı yormam sonuna bakmam ben adam olmam" dediğinizi duyar gibiyim. O değilde Serdar'cım o klipte kız seni cipe yaslayıp yemeye başlarken arkadan gelen kamyonu bir izah eder misin canım kardeşim? :) Sette bir Allah'ın kulu çıkıp ta hooop demedi mi? Yönetmen, Serdarcım görüntüye kamyon girdi bir daha çekcez demedi mi? O şöför de ne diye hızlandı sizi görünce? Aha karı azmış adama saldırıyo dur ben icabına bakiim diye senin yardımına mı koştu kamyoncu arkadaşımız? Bunların cevabını elektronik posta olarak bekliyorum, normal posta ile bir iki imzalı cd'ni ve yaz yağmuru kasetini bekliyorum bendekini teyp sarmıştı çünkü...



****

Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar

Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar...
N.Fazıl Kısakürek

Dün kankam canım benim, canım benim onu ben pek çok pek çok severim Tolga'nın doğum günüydü. Kendisi beni arayarak, ağzıma sıçma suretiynen hatırlattı. Ama özünde ne gün olduğu önemli değil ki, öyle veya böyle doğup beni tamamladığı için dosttan öte kardeşim binlerce teşekkür ederim... (evet bunu da yemedi, saklıkentten telefon bağlantısıyla bana kaydı, kaysın hakkıdır :) Canımdır o benim, cancazımdır... Kadehimi kankama kaldırıyorum, sen uzaklarda değiliiiiiiiiil, damarımda kanımsııııııııınnnnnnnnnnnnnnn....


Bu sene en özgün senaryo dalında oskara aday"Up" filmi izlendi öteyanın yanında. Çok beğenildi, sevgili okuyucuya da tavsiye edildi şimdi. Küçücük detaylara kahkahalarla güldüm. seviyorum ben böyle animasyonları dostlar. Bu arada izlemediyseniz "9"u da bir araya sıkıştırın derim. Yapın böyle animasyonlar ya, bir ara kötü kedi şerafettin'in animasyon filmi yapılıyordu noldu bilen varsa ses etsin...
Bişi diyim mi sevgili okuyucu, canım sıkkındı aslında ama bu yazıyı yazdıktan sonra ferahladım gitti doğrusu. Halbuki hesaplaşamadım da kendimle, geçici de olsa güzel bir his bu his, sağ olun-var olun...

4 Şubat 2010 Perşembe

Kalbime giden yollara hamur işi otobanlar yaptırdım...

"insan aldatana aşık olur" Eflatun

Uyandım;

Uyudum sonra tekrar uyandım... Falan filan işte. Hayatımın özeti bu aslında. Aman gecenin bu yarısına gelmiş bunları yazıyorken uyumak ve uyanmak hakkında yazmayı bırakmalıyım. Sanırım uyanamamaktan ziyade uyku zamanın günün doğru bölümüne yerleştirememek benim sorunum. Askerde, otelde, seyahat acentesinde çalışırken hep geceleri uyanık gündüzleri uyumak zorunda olan bu bünyeyi de haklı görmüyor değilim. Ah Annem ah, kıza kıza uyutsan ya yine gece 11 olunca sen beni.
Size en sevdiğim iki tabloyu göstereyim mi sevgili okur? Biri monaliza ile karşılaştırılan ama bakışlarından dolayı bence monaliza'yı katlayıp origami yapacak Vermeer'in "inci küpeli kız" tablosu. Allahaşkına, sizinde bu resmi görünce böyle içiniz bi garip olmuyor mu? Durup dururken ağlayasım geliyor benim, niyeyse, o resimdeki kıza yardım edesim geliyor. Diğer resimde Michelangelo'nun Sistine şapelindeki freskinin şu detayı. Adem'in yaradılışını anlatan bu resimde çok şaşalı, büyük, özel gelir gözüme.
Son zamanlarda izlediğim en güzel filmi, istiklal caddesindeki bağımsız filmler gösteren beyoğlu sinemasında izledim. Vizyondayken bir türlü zaman bulamadığım filmi öteyanımla beraber izledik. Film harikaydı süperdi nefisti. (ki Saadet Işıl Atasoy da ;ilk yıllar önce bir kısa filmde görmüş, güzelliğine hayran kalmış sırf onun için yumurta filmini bile izlemeyi başarmıştım) Kesinlikle izlenemesi gereken bir film şiddetle tavsiye ederim. Beyoğlu sinemasına gelince, "biz bağımsız filmleri gösteriyoruz arkadaşım" duruşları var saygı duyarım, salaş bir fuaye kimilerine sıcak gelebilir başım üstüne, kötü ses sistemi ve görüntü buz gibi salon, e biletler ucuz onada eyvalla. Ama patlamış mısır satılmamasına dayanamam arkadaş ben. Üstelik kafetaryadaki kıza sorduğumda da "biz satmıyoruz" cümlesine"biz popcorn sineması göstermiyoruz aloo" alt metnini döşemesine ve yanındaki kız arkadaşlarıyla arkamdan "ayıya bak" diye çekiştirmelerine dayanam. Zaten buz gibi salonunuzda bir tek sevdiğim ben ve iki liseli kız (bir fantezinin giriş cümlesi gibi oldu:))) varız, bari patlamış mısır zevkimize dokunmayın. Gelecek sefer yine o sinemaya gittiğimde mısırlarımızı yanımızda götüreceğim. Ki bazı sanat filmlerine dayanabilmek için koli koli patlamış mısıra ihtiyacım oluyor bunu kimse bilmiyor yar kimseler bilmiyor...
Osmanlı yemek kültürü hakkında bir radyo programı dinliyordum. Saray'da sofrada tuz ve baharat bulunmadığını yazmış bir yabancı gözlemci. Çünkü ahçılar öyle ayarında yaparmış ki ihtiyaç olmazmış. Şimdide gerçekten kaliteli bir ahçının yaptığı bir yemek için garsondan tuz istemeniz ahçıya yapılan bir hakaret algılanır ve sofrada tuz bulunmaz bilir misiniz? Birde Osmanlı döneminde yemek özellikle sonuna kadar yenmez kediye köpeğe kurda kuşa karıncaya bırakılırmış, çünkü onlarında hakkı var diye onların haklarını yemekten korkarlarmış.
Öteyanım elcazlarıyla sevdiceğine börek yaptı sevgili okuyucu, yemede yanında yat hani. Erkeğinin kalbine börekten yapılma otoyol yani. Börek yapıp etrafımda dört dönüp mutluluktan başımı döndüren öteyanıma buradan bir kez daha teşekkürler.
Bakın size harika bir parça dinleyip ağlayasınız diye. Ben öyle yapıyorum. Çok sulu göz oldum bu aralar ben usta. Burayı tıklayın, kulaklıkla son ses dinleyin, sabah akşam tok karna, boş kalbe...
Antalya'da üniversitenin önündeki o üst geçitten geçerken yazdığım bir şiirle ve o şiirimin esin kaynağı nazım şiirinin videosuyla veda edeyim bugünde size sevgili okur.

Seni düşünmek güzel şey
Sana dair hayaller kurmak
Yolunu gözlemek
Telefonunu beklemek sabaha karşı dörtte
Bir damla uyku girmese bile gözüme
Uykuya değil sana hasretlik çekmek
Güzel şey...
Antalya
Not: Telsim'in geceleri ücretsiz olduğu bir dönem vardı, çatısından yağmur girip bütün kitaplarımı şişirdiği rutubet kokulu birde evim. O rutubet kokusu geldi şimdi burnuma, buram buram ne güzel :)


30 Ocak 2010 Cumartesi

Padam padam padammmm... biraz daha şarap lütfen... yoo kırmızı olsun, beyaz bana geçmişi hatırlatır... Padam padam padammmmmmm...

Uyandım;

Ama gel gör ki saat kaçta. :) Ha çok uyuyor muyum? Hayır sabahladığım için çok uyuyor da sayılmam aslında. Neyse geçelim bu konuyu, selam sana sevgili okur; birkaç gündür yazamayınca insan içinde tamamlanmamış eksik kalmış bir görevi olduğu hissi yaşıyor. Garip ama güzel şey şu blog yazma şeysi. Şimdi yaşayıp okuyup izleyip unuttuğum onca şey için yanıyorum inceden. Bu blog gibi yararlı başka güzel bir şey daha öğrendim onuda paylaşmak istiyorum sizinle www.filimadami.com. İzlediğiniz filmleri ve izlemek istediğiniz filmleri seçiyorsunuz müthiş bir arşiv ortaya çıkıyor. Göz atmanızda fayda var diye düşünüyorum. Benim arşivime buradan ulaşabilirsiniz. Tabi hala şeçiyorum ;)
Film demişken "Padam padam" şarkısıyla gönlümü fetheden Edith Piaf'ın hayatını anlatan "Kaldırım serçesi" filmini izledim sevgili okur. Üstelik başrolünde de bayıldığım "cesaretin var mı aşka" filminin güzel gözlü yıldızı Marion Cotillard oynuyor. Gençliğinden yaşlılığına kadar her sahnesinde harikalar yaratıyor. Puanım = "yerim seni".

Bu hafta birde oyun izledim sevgili okur, Hazan'la tiyatro-z de. Daha evvel izlediğim "dört bölü dört" kadar beğenmesem de, "hesap lütfen" gerçekten güzel bir oyundu. Oyunculuk konusunda (ki erkek tanıdığım da olsa) pek yüksek not veremeyeceğim ama yazar Cem Kenar'ın keyifli diyaloglarıyla izlenmesi gereken bir oyun. Daha "dot"ta oyun izlememiş ben için oldukça cüretkar sahneleriyle izlediğim en sert oyun olduğunu eklemeliyim. Oyunun öyle çok seks ve argo içerdiği düşünülmesin, hatta çooook hafif bile kalabilir.
Öteyanımla evde pasta yaptık sevgili okur. İçi kivi ve muz dolu kremalı pastam huzurlarınızda. Afiyetle yedik tüm ev halkı. Ayrıca bu hafta eve farklı bir temizlikçi geldi, yeniler daha fazla uğraşıyorlar, tertemiz yapmış. Ama bir şeyin farkına vardım bu temizlikçi kadınlar bana benden yakınlar. Annemin, sevgilimin bilmediği kadar biliyorlar beni artık :) Ps3'te poker'e dadandım bide. Sony home'da Hakan_Duran olarak masaları kasıp kavuruyorum. Ayrıca Ufuk poker fişleri ve kağıtları almış, pis kumarbaz olduk vesselam. Bu arada handy35'im geldi, güzel fotoğraflar ve videolar için baskı yapın ki bana, şu ataletimden kurtulayım.
Hadi sağlıcakla...

Edith'in bu canlı performansını izledikten sonra Marion cotillard'ın ne kadar harika oynadığını bir kez daha fark ettim. Buda filmin fragmanı...


25 Ocak 2010 Pazartesi

I'm the muffin hero, aloo, give me a hug, dude!..

Uyandım;

Uzun zamandır görüşmediğim bir abinin önerisiyle aranmamla. İş için birden birinin aklına gelmek şaşırtıcı ve ne güzel bir şey. Görüşemeyip konuşmasan da uzun zamandır, birinin zihninde bir cirim işgal etmek...
Bakırköy'de öteyanımla buluşmaca, taksim cihangir vb. destinasyonlar üzerinde mutabakata varamama. Soğuk etkeniyle önce carrefour'da alışveriş sonra evde mantı ve pasta keyfi. Kilo alıcaksın koçum dediğinizi duyar gibiyim. Almıcam işte. Saatlerce mantı salata ve pasta için mutfağa kapandık sevdiceğimle; iş bu resimde birazdan götürecek olduğum mantıyı görüyorsunuz.
Akabinde fıranda bekleyen bu bebekleri kim yaptı dersiniz? Elbette ben, Bir muffin ustası var karşınızda bilesiniz. Bundan sonra kağıt kek benden sorula. Cano sözüm sana, öyle yeni iş yerine ingilizce konuşmaya benzemez, muffin bir sanattır. Sonra niye sevgilim yok diye ağlıyorsun kızımm; Karar ver! Ya çocuk yap ya kariyer...
Peki çikolata sos ile kek üzerindeki fantazilerime ne demeli? İşte karşınızda mükemmel üçlü. Muffin-çikolatasos-neskafe. Böyle bir ilkyardım çantası hazırlayıp satmayı düşünüyorum. Depresyonda sizi kurtaracak, mutlu olduğunuzda neşenize neşe katacak ayrılmaz üçlü. Hadi afiyet olsun...

Sesimin telefonda çok iyi geldiğine dair bir övgü daha aldım bügün. Övülmek hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim. Eğer ki yaptığım bir iş övülürse yeniden daha iyi işler yamak için hevesleniyorum. İyi bir duygu mu yoksa kötü mü bilemedim, bilirsiniz mütevazi olmak kültürümüzde var ama engel olamadığım bir dürtü bu. Bugünü de Nietzsche'den bir sözle bitirelim tam olsun o zaman, katılırsınız katılmazsınız siz bilirsiniz;

"Egoizim, asil bir ruhun temelidir"

24 Ocak 2010 Pazar

"God is died" Nietzche "Nietzche is dead" God. (Başka bir değişle son gülen iyi güler)

"Yokluk büyük varlıktır azizim, yeter ki fark edilebilsin." Nietzsche

Uyandım;

Uyuyalı çok olmamıştı oysa. Evde arkadaşlarla sabaha uzanan eğlenceli sohbetler etmiştik zira. Rüyama çalınan Ufuk'un sesiyle uyandım, pencerenin yanında zorla açabildiğim gözümü bembeyaz bir İstanbul'a açtım. Kahvaltılık için markete giden Mustafa'ya "bişi istemiyorum ben" diyerek sabah tribimi attım. Uyanınca huysuz olduğum için özür dilerim lan senden musy, I love you len gerçekten.


Up in the air'ı seyre daldık beraber, onlar kahvaltılarını yaparken bende gidip pizza attım fırına. Filmin sonlarına doğru öteyanımı işten almak için ayaklandım. Sileceklerim camlarım buz tutmuş, kapım zor açıldı, çalıştırıp biraz ısınması için beklerken karları temizledim arabanın üstünden. O tipide bir ara vazgeçsem de almaya gitmeyi öteyanımı, eskilerden çıkarılmış dersleri kolumun altına sıkıştırıp çıktım yola. Ataköy'de kayım kayım kaydım, sonunda bir sitenin otoparkına girdim. Bırakıp arabayı orda taksiyle eve dönmeyi bile düşündüm. Öteyanıma haber salıp eve dönmeye karar verdim, çarpışan arabalar gibi oraya buraya kayarak eve giderken kimseye çarpmadım, şükür ki şansıma benden başka araba yoktu pek. "Zincirsiz ve özellikle benim gibi kar lastiğiniz olmadan sakın yola çıkmayın!"

Sonra öteyanım çıkageldi, markete yürüdük beraber, birbirini severek ısıtan iki küçük yürek. Kahve, salep, meyve, tombi, (ufuğun siparişi çiğ köfte) için tipiye ve yüzümüze çarpan soğuğa aldırış etmeden konuşa konuşa gittik markete. Dayanamayıp yüzünü korusun diye atkımı verdim öteyanıma, "ben hasta olursam gelip sen bakabilirsin bana, ama sen hasta olursan ben size gelip sana bakamam öteyanım" aforizmamla itiraz etmeden takmasını sağladım atkıyı. Kaldırımdaki kırmızı yanaklı aşık mutlu çocuktum o sıra ben. Sonra evde film izledik, dicem ama sevdiceğimi seyretmekten hangi filmi izlediğimizi bile hatırlamıyorum inanın...

Bu bloğu bazen günlük gibi kullandığımın farkındayım sevgili okur, ama herhangi bir kuralım yoktu başlarken, en önemli sebebim yıllar sonra bu günleri bu kelimelerle hatırlayabilmek. Tıpkı kesköşeyi ve Evet!'i okuyarak hayatımın farklı farklı dönemlerini hatırlamam gibi. Kesköşe daha melankolikken Evet! daha eğlenceli daha komikti. Üryanrüya ise neysem o. Ne oluyorsa onu yazıyorum. Imm dur bir dakika sanırım yazmıyorum :P Sürekli istemediğimiz şeylere çok kolay ulaşmamız sizede garip gelmiyor mu? Ne zaman daha önceleri istediğim bir şeyi istememeye başlarsam kendiliğinden avucumun içinde buluyorum. Peki bu konu Nietzsche'nin "biz arzulanana değil arzulamanın kendisine aşığız" savıyla örtüşüyor mu? Beynim saçılmış darmadağan odam gibi, salı günü temizlikçi gelecek diye toplamıyorum odamı, beynim spontane düşünüyor. Ruhum eski beyaz çarşaflara sarılı. Siz boşverin beni çok güzel uyuyordum uyandırmaya kıyamadınız farzedeyim ben, bu derin uykularda boğulayım...